Bir Hikaye...


Ol vakitler beșikteki bebeler sebepsiz ağlayup, boğazdaki sandallar durduk yere sallanup, martılar Rum illerine bağura çağura kaçup, Sultan’ın tebası kapılarına çifte kilit vurur iken; pehlivanlar sinmekte, yiğit oğlanların kıçları büzülmekte, acar muhafızlar tit tir titremekte, devlet-i șahanenin cümle beyi ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetmekteydi. Hanedan sarayının ardından batan güneșe nispet yaparcasına, günün turuncu vakitlerinde șu șehri nuru, șu șehri billuru, șu ismi yahși șehr-i Stambol’u bir felakettir aldı ki, benzeri düșmanlar bașına…

Ol ki, șu geçtiğimiz ilk dördünün ardı sıra Yeniçeri Ağası; sonra Çavușbașı; ardından koca denizi göl eylemiș Kaputan-u Derya; üç beș gün sonrası Rumeli Beylerbeyi; “ha bu son ola artukun!” derken devlet-i Aliyye’nin beratını imza eden Nișancı; “destur Yarabbi, acep bu ne biçim bir iștir” deyip aman dilenirken Defterdar Bey; evveli günkü ulufe merasimini müteakiben de Kadıasker Efendi, nedeni niçünü bellisiz bir bir biçimde değiștiriverdiler dünyalarını…
Hadiselerin cereyan edișindeki bu muamma, onca ihtiyata, alınan tedbirlere ve hatta saray muhafazlarının teyakkuz durumuna rağmen devam edince, cümle divanı bir korku sardı. Olaylar dur durak bilmeyince Vezir-i Azam Efendi, yiğitliğinin namı, imparatorluğun yayıldığı yedi cihanın ötesine tașmıș, hali hazırda Sküdari vilayetinin asayișinden mükellef Zaptiye Amiri Nizamettin Bey’i huzuruna çağırdı ve tiz elden șu âlemin en belalı arkebüz atarı, içeceklere sinsice zehir katanı, masumları boğanı, canavar ruhlu barbarın ölü ya da diri derhal yakalanmasını buyurdu :

“Bundan gayri ol barbar, ol bela-ı șirreti bașımızdan def edene değin Üsküdar’daki hizmetlerine ara vereceksin. Bir kimesnenin dahli kılına halel gelmeye, Padișah hazretlerimizin tebaası daha fazla korkudan sinmeye, tiz elden tutup bana getirile! Sen ki, muhafızlıktaki hüneri șu yedi iklimde nam salmıș; Tiran ellerinden, Kahire diyarlarına kadar hırsıza, arsıza geçit vermemiș; Tibet Dağları’nın dövüș sanatının sırrına ermiș, koskoca hanedanın en cabbar zaptiyesisin. Var git yolun açık olsun. Tiz vakit muzaffer haberlerle bașımda bitesin…”

Bu sözlerin ardından içerisinde kaybolduğu ipekten kaftanı Farsi halıların üzerinde yumușacık kayaraktan ilerleyen veziriazam hazretleri, bir hayalet gibi divanın gizli bölmesinden geçip bașka bir odaya çıktı. Burada üstünü bașını değistirip kendine tebaadan bir görüntü verdi. O günkü ikinci önemli görüșmesini gerçekleștirmek üzere saraydan ayrıldı. Pazuları da zekaları gibi kabarık iki Enderun mekteplisini de yanına alarak tebdili kıyafet bir biçimde Gülhane yokușundan așağılara uzandı.

Gece karanlığından istifade edip, sandalla Galata yakasına geçen veziriazam efendi, burada nargile dumanlarından gözün gözü görmediği, șarabın ekși kokusundan burun direklerinin kırıldığı, kanun ve keman sesleriyle dertli güftelerin çalındığı, duvarları küflü, mahzenden bozma bir meyhaneye girip, tenhalarda bir iskemleye oturdu.

Az sonra, zebella gibi iki Enderunlu’nun arasında böcük gibi kalmıș, ufak tefekten bir herifçioğlu ötesinde bitiverdi. Tebdili bozmamak için el etek öpmeden yanıbașına kuruldu ve kulağına iyice eğilerek fısıldadı :
“Sadrazam hazretlerinin duacısıyım efendimiz. Buyrukları bașım gözüm üstüne.”
Etrafını șöyle bir kolaçan edip kendi elini öpüp kendi alnına götürmek suretiyle, padișahın yaverine bağlılığını ima etti.
Veziriazamın çatal sesi Rum türküsünün çığırtısına eșlik eder cinstendi :
« Kulaklarını dört açıp sözlerimi dikkatle dinleyesin Piyale efendi : Divanıhümayunun fertleri, șu geçen pek kısa zamanda ebediyyet șerbetini içer oldu. Önceleri Takdir-i İlahi’ye yorduk. Sonra baktık ki sapa sağlam adamlar sapır sapır dökülüyorlar, o vakit bu iște bir bit yeniği olduğunu anladık. Böyle giderse sıra bize hatta sümme hașa devletli hünkarımıza gelecek…

Evvelaları « biri bizleri zehirliyor herhal » diyorduk. Lakin sarayın baș hekimi meftaları yakından tetkik edince, acu gerçeğun farkına vardık : Cesetlerde arkebüz yanığı, hançer kesiği, darp izleri vardır. Hem-i de o izler ki, vardır ama saklıdır. Yani o musubet öyle bir adamdur ki, eylediğini gizlemek ister. Șol vaziyet gösterir ki, bizleri siyaset edenin vazifesi henüz tamam değildir.
Allah esirgeye, sıra bize gelmeden o caniye mani olmak icap eder.

Velhasıl senin görevin Piyale efendi canumuza kasteden caniyi tiz elden tespit etmen ve kellesi urulmak üzere huzurumuza teslim etmendir.”
Bu sözlerle sadrazam resmi vazifeli Nizamettin’in yanısıra ikinci bir kișiyi dahi kovușturmaya memur eylemiști.
Veziriazamı dikkatlice dinleyen Anadolu ve İran’ın; Ortadoğu ve Balkanların; Mısır ve Makedonya’nın görüp gördüğü, bilip bildiği; iğne deliğine bile saklanmıș olsa hakikatı bulup çıkarmasıyla nam salmıș, en zehir en yaman hafiyesi; Frenklerden devșirme Șemsettin Piyale Efendi, sadrazam hazretlerinin buyruğu üzerine ince bıyıklarını burktu ve “Bașım üstüne” diyerek rüzgara kapılıp ortalıktan kayboldu.
• * * *
Sküdari semtinde pek ehemniyetli vazifelerin üstünden ziyadesiyle gelebilmiș Nizamettin Efendi’nin Teșkilat-ı Zaptiyye’de, bir eși, bir benzeri daha yoktu. Vazife gereği de olsa mekanını terk ediyor olması yaverlerini hicrana boğmuștu. Ardı sıra, sürahilerle su boca ettiler ki gitiği gibi tiz elden geri gelebilsin; peși sıra eller salladılar ki mesaidașlarını unutmayıversin; Salacak’a kadar uğurladılar ki gurbetlik ağır gelmesin.

Nizamettin Efendi, Kız Kulesi’nin beri tarafından, Boğaz’ın serin dalgalarının bir sağa bir sola sallayıp beșik eylediği sandallardan birine atladı ve karșı kıyıdaki sarayın yolunu tuttu. Anlașılan kovușturmaya Devlet-i Aliyye’nin göbeğinden bașlayacaktı.

Devrisi gün, Osmanlı’nın bu en cabbar polis șefi üzerini tam takır bir peștamalle kapatıp, bașına tülbent bağlayıp, gözlerine kadar da peçe çekerekten, sorușturmanın ilk ayağı olan kadınlar hamamının yolunu tuttu. Zira, burada ağızda laf tutulmaz, bakla ıslanmaz, sır saklanmazdı. İșe bașlamak için ideal bir mekandı. Göbek tașına fazla yaklașmadan seslendi:

“Sıhhatler olsun karılar!”

“Ayol șu peștemalini çıkar, peçeni çözün, bir de güzel dökün, sana da olsun!” diye yanıtladı hamamdaki cıbıl cariyelerin cümlesi…

Nizamettin hiç çaktırmadan sesini iyice incelterek devam etti:

“Ay olmaz ben utanırım. Șu yașıma geldim kimseye edeplerimi göstermedim. Üstelik kız oğlan kızım.”

Kadınların hepsi birden bulundukları yerden doğrulup onunla eğlendiler:
“Korkma gel bre kapçık. Kıçın az kalsın açık. Belki biri görür beğenir de oğluna alır. Kalırsın yoksa kız kurusu. Tüketirsin sonra’m ömürcüğünü: Açılmadan iade.”

Cariyeler pek bir gülüștüler, pek bir eğleștiler bu sözler üzerine…

Nizamettin görev așkından olsa gerek, karșısındaki çırılçıplak sereserpe dilberlerin oraları buralarıyla hiç oralı bile olmayıp, rolünü oynamaya devam etti:
“Ayol karılar, Konstantinopol’un dört bir yanında anlatır dururlar. Divanıhümayun sapır sapır dökülür deyiler. En çok da padișahımız için içim sızlar; gözlerim uykudan kaçar. Hele deyin hazretleri sıhhatte midir? Sağ mıdır?

Tombul bir kadın kendi kıçına șaplak șaplataraktan, içli içli çığırdı:
“He, sultanımız sağdır.”
Tüm diğer cariyeler el vurup, vah edip bir ağızdan cümleyi tamamladılar:
“Șimdilik…”

Tombul kadın devam etti:
“Veziriazam da sağdır.”
Kadınlar tamamladı:
“Șimdilik-k-k…”

Tombul kadın pek bir sızlandı:
“Ah ah, bence birinin ahı tuttu ah! Yoksa’m hepiciği de civa gibi adamlardı!”

Gençten bir dilber ellerini beline kavușturarak lafa girdi:
“Yok be, nasıl konușursun öyle? Kaputan-ı Derya hazretleri nasıl da iyi bir adamdı. Almadı kimseciklerin ahını. Hele Nișancı’ya ne demeli? Namazında, niyazında, abdestindeydi… Öyle birinden kimesneye zarar mı gelirmiș? Öylesi bir zatı muhterem ah mı ișitirmiș?”

Beriden biri tepsideki dolmaları tıkınmaya bir ara verip sözü kaptı:
“Kaf Dağı’nın kurbağasını pișirip suyundan aș eylediler. Onu da divanıhümayuna yedirdiler. O yemeğin suyu hepisunu zehirledi onların. Yok yalan diyorsam bana da Yatsıya Kadar Naciye demesinler!”

“Hah hay” etti beriki: “Güleyim bari. Zehir olsa hepsi aynı anda intikal ederdi öte tarafa. Onlara sıra büyüsü eylediler. Sultanımızı ve vezirlerini Allah esirgeye…”

Hamamın ta öte ucundan beyaz elli, beyaz bilekli, dalgalı saçlı, ince ve dik burunlu, gençten ama pek bilmiș bir hanımcık peștamalini çemirlemeksizin oturduğu yerden çığırdı:
“Bre sustum sustum, kendimi tutayım dedim de sabır mı bıraktınız ben de? Yahu bunlar cariyelerin birinin halt yemesidir. Orası belli de lakin hangisidir? Zira Kaputanı Derya pek fazla dilberi ana ocağından ayurup, saraya cariye eyledi. Belli ki intikam aldı bir tanesi.”

Bu kadının dilinin altında bir bakla daha vardı sanki’m ama daha fazla devam edemeden öte, kenarda hadım edildikten sonra avrat cinsine geçmiș dönmelerden biri yanıtladı :

“Kız iyi de, dediğin gibi olaydı, anladık Kaputan’dan intikam aldı. Ya Yeniçeri Ağasından ne istedi öyleyse ? Yahut Kadıasker’den ? Sözlerin desteksizdir. Zannum odur ki kendi acını kusarsın.”

Böylesi bir cevabın ertesi hamamda bir kıyamet koptu ki sormayın. Didișenlerin, laflașanların gürültüsünü orada olan bilir. Tam o sırada da Nizamettin’in çok feci çiși geldi. Beri tarafta bir hela vardı lâkin kapısu yoğ idi. Daha fazla dayanamayıp bir koșu içeri girdi. Alalacele peștamalinin bağını çözdü. Hacetini, ayakta gidermeye bașladı. Rahatladıkça oh çekti, oh çektikçe rahatladı.

Gelgelelim, kapı olmadığından hamamdaki avratların cümlesi onu görebilmekteydi. O hatunlar ki, avret yerlerini, cıbıldak beyaz bacaklarını ve hatta kıçlarını ve bașlarını dikiz eyleyen nice peçeli sapığı pek defalar tecrübe eylemișlerdi.

Kadın milletini hafife almak olmaz. Nizamettin’in ayakta ișediğini gördüklerinde bu peștamallinin, peçelinin, saçı bașı tülbentlinin, erkek olduğunu hemencecik kavradılar:

“Yetișin-n-n hamamda ayu var! Kıçımızı temașa eylerler, huu saldırın karılar!”
Vay Nizamettin vay, sen ki on kișiye bedel zaptiye amiri,
Sen ki öylesi yaman, öylesi cabbar,
O nasıl koșar Yarabbi!
O nasıl kaçar!
Yenikapı’ya gelince ancak durabildi…

* * *
Soğuk Muharrem sabahında, havanın kızılı tane tane bulut olup Boğaz’a çökmüș iken, Konstantine’ye kavușan seksen forsanın küreklediği Venedik kalyonu yelkenlerini indirmiș, çıpacıları iskele atmak için halatlarını hazır eylemiș, kaptan demir atma emrini vermiș, gemi sisleri yararak Balat limanına girmiști.

Gemiden indirilen yol boyu kızarmıș yeni meyvelerden sandık sandık domates, sebzegillerden olduğu su götürmeyen tonlarca patates ve sultana hediye olarak gönderilmiș saray mutfağının gözünün nuru avakado, ananas ve hindistancevizi liman gümrüğünde toplanmıștı.
Tarçın, rezene, yanibahar, köri, zencefil, karanfil, kușburnu, müskad ve eșalotlar baharatların toplandığı hangarlara çuval çuval yığılmıșlardı. İște onca hengâmenin, malzemenin arasından üç beș tane yolcu da gemiden inip șehr-i Stamboul’un değișik mahallelerine doğru yol aldılar. Kimisi Venedik konsülünü ziyarete gitti, kimisi Galata tüccarlarından borçlanmaya… Kimisi Ortodoks kilisesinden gizli bir randevuya, kimisi de Kadıköy’deki Rumların yanına…
Ancak içlerinden biri vardı ki, cebinde, cepkeninde, hırkasında, bașlığında ve torbasında yüzlerce altın ve cevahiri saklayaraktan gemiden indi ve kendine bir tercüman tutup Yenikapı içlerine doğru ilerledi.

Anlatılan odur ki bu Venedikli, Leonardo da Vinci’nin tılsımına ermiș, tedavi ilminin erbablarından sırlar öğrenmiș, İspanyol, Frenk ve Arap topraklarından ilim edinmiș ve dahi Napoli ve Endülüs kitabelerinden tasarruf etmiș çok muhterem bir hekimmiș. Konstantiye’ye geliși de mesleğini icra etmek üzereymiș. Ve hatta Samatya’ya da bu yüzden yerleșmiș. Türkçe’yi de ziyadesiyle öğrenmiș. Șöhretini öyle çok insan duymasa da, tanıyanlar mesleki beceresinden övgüyle söz ederlermiș:

“Samatyalı Hekim Sururi âmâ bir genci görür eylemiș.”
“Geçenlerde Sururi’ye muayene olan elden ayaktan düșmüș bir nine, odadan koșarak eğlenerek çıkmıș.”
“Hașa, doktor Sururi ölüyü diriltmiș!”
“Yok devenin nalı!”

* * *
Osmanlının bilinen ilk dedektifi Șemsettin Piyale Efendi’nin bu denli yaman, bu denli kül yutmaz olușunun altında onun altın prensipleri yatar. Kendileri, “Bir olayın ilk nedenini bulan onun cümlesini anlar.” tekniğiyle çalıșır. Yani, klasik determinizm: Her olayın bir çıkıș nedeni vardır, diğerleri bundan türer. Yani ilk cinayeti kim ișlemișse sonuncusunu da o ișlemiștir. En azından bağlantılıdır. Demek ki, olayın failini bulmanın yolu yeniçeri ağasını kimin öldürdüğünü bulmaktan geçiyordur. Usta hafiye Șemsettin Piyale öyle milletin gaz vermesiyle, “ha kesin șu yaptı, yok herhal öbürü taktı” cinsinden varsayım yürütmelerle ișe girișmez. “Osmanlıdan bunları kim eyler? Tebaadan bunları kim eyler? Saraydan bunları kim eyler?”diye seksen sekiz sahifelik ciltli bir șablon çıkarıp, “zanlı” listesini önüne serer. Piyale’nin nedensellik bağıntıları öylesine ilmidir ki, ileride onun hafiyelikteki tekniklerini felfeseye ve ilme uyarlayacak Auguste Comte, Newton gibi zatlar insanlık tarihinde çok mühim tespitlere imza atacaklardır.

Bu vesileyle Șemsettin efendi, daha henüz șafak bile sökmediği vakitlerde, araștırmasının birinci ayağına bașlamak üzere, olayların ilk kurbanı Yeniçeri Ağasının pek bir canciğer arkadașının evine gider. Kapıyı çalar: “Tak-tak-tak!”

Çok geçmeden içeride çifte șamdan yanıverir. Gecenin karanlığından ürken cırcır böceklerinin, karanlığın uğursuzluğundan uykuya sığınan baykușların, aydedeye ters ters tutunmuș yarasaların uğultuları bir anda kesiliverir. Yeryüzü gökkubbe kadar sütliman, sokaklar deniz kadar sadasız, koskoca Kostantinapol hıșıltısız, gemiler sus kesmistir. Yalnız bir sokak köpeğidir sessizliğe uyanmıș, kulağını dikleștirmiș… Kapının sürgüsünün açılıșı duyuluverir:

“Destur, o kimdir öyle?”

“Bendeniz Șemsettin Piyale. pek canciğer dostunuz Yeniçeri Ağasının kurban gittiği cinayetin maktulunun izini sürmekteyim. Hazretleri izin versin de, bir iki soru sorayım.”

Bu saatte gelen davetsiz misafir evsahibini çileden çıkarmıștı:
“Daha karga bokunu yememiș, gülyabani gibi kapıma dikilmiș!
Sabaha gıran mı girdi be adam? Sorunu çabuk sor da, gid’im geri yatam!”
Hem cık cık edip, hem de kapıyı açtı:

Piyale, yașlı ve huysuz adamı eğilerek selamladı:
“Öğrenmek istediğim çok șey yok. Sadece bana, o gün Yeniçeri Ağası’nın görmek istediği bilinmedik biri var mıydı, onu söyleyin yeter? Yahut ziyaretine gelen bir heyet? Uzun zamandır görmediği eski bir arkadașı? Șipahilerden biri mesela?”

Yașlı herif bir yandan mızmızlanmaya devam ederken, bir yandan da düșünüyordu. Fazla da yormadı kendini.
“Yok, bana bir șey söylemedi. Zati öyle, farklı birini görecek olsa, ucundan kesinkes çıtlatırdı. Bildiğim kadarıyla onun için öylesine bir gündü ve senin sandığın gibi hususi konușacak kimesneler yoğ idi. Nasıl, bu mudur cevabun?”

Piyale tatmin olmamıștı. Ama kafasında kurduğu gibi bir cevap alamadı diye de adamı gırtlağından sıkacak hâli yoktu. Eksikliğin verdiği iç huzursuzluğuyla dudaklarını burktu. Derin düșüncelere dalıp gecenin karanlığına teslim oluyordu ki, geriye kilitlenen kapının sürgü sesiyle irkildi. Bir çift șamdan geldikleri gibi üst kata doğru merdivenleri tırmandı. Baykușların ötüșü, yarasaları kaçırdı. Deniz dalgalandı. Bulutlar ay ıșığını kapattı. Piyale, gemisi daha demir almadan karaya oturmuș çaresiz bir kaptan gibiydi. Fitilli sokak lambalarının uzattığı gölgesini takip ederekten, adım adım ilerliyordu ki, berisinden bir pencere açılıverdi:

“Hatırladım! İmdik Hatırladım! Hekim Sururi’yi görece’m demiști! Samatyalı Hekim Sururi’yi! Daha önce hiç gitmemiști oraya!”

Bu az önce mülakat eylediği, yeniçeri ağasının can dostundan bașkası değildi ve verdiği bilgi hafiye Piyale’nin kovușturma gemisini bir kez daha yüzdürecek cinstendi.

* * *
Gecenin șu kör karanlığında, Konstantinopl’ün sırlı sokaklarında ne idür bu Devleti Aliyye’nin iki möhim zatı?

Birisi divanıhumayünun bașdefterdarı, öbürü reisülküttabı…

Saray’da bile değiller, yürüyorlar Kumkapı’ya doğru telașlı telașlı…

Ay bile yok ama aydınlatıyor her yanı: Reisülküttap’ın geceyi bile korkutan, hortlaktan beyaz suratı…

Amanin dostlar bir de beyaz giyinmiș ki, görenlerin ıslanır altı…

Eh, tabiyatıyla korku salmıștır bașdefterdarı…

Dalgalar bile siyah siyah vuruyor ki, alırlar sona kalan bir gram aklı…

Reisülküttap efendi çekti hançerini indirdi defterdarın sırtından așağı…

Yıkıldı Bașdefterdar yere, cansız… Kimseler görmedi bu anı…

Ansızın yanlarına yanaștı, dört tahta tekerlekli at arabası …

Kaldırdı meftayı…

Konstantinoplün karanlıklarına karıștı…

* * *
Samatya’nın denize nazır köșklerinden birinin alt katlarında, sarmașık dallarının boydan boya kapattığı, üzerinde yer yer orkidelerin ve zambakların çiçek açtığı, yaprakların içinde kaybolmuș bir kapıyı omuzuyla dürte dürte kuvvet vererek açan Piyale efendi sert tokmağı çekip bırakarak gelișini haber verdi:

“Tak tak tak.”
Sesi duyup kapayı açan Doktor Sururi sıcak bir gülümsemeyle bu daha önce rastlamadığı hastasını içeri buyur eyledi.

Gizli hafiye yine de kendini tanıttı: “Teonisis’in ortanca oğlu geleceğimi bildirmiș olmalı. İsmim Piyale Șemsettin.”

“Haberini aldım Piyale. İçeri buyur.”

Rum cemaatinden bir dostunun yardımıyla doktor Sururi’den randevu almayı bașaran Piyale içeri girer girmez ortalığı gözetlemeye bașladı:

“Kavanozların içinde gözleri pörtlek, kimbilir hangi bilinmez diyarlardan getirilmiș kırmızı, pembe, mavi kurbağalar; büyük camekanlara sıkıștırılmıș fil, zürafa ve gergedan yavruları; renk renk, biçim biçim yılanlar; Yeni bulunan Maya ve İnka memleketleri menșeili hamamböcekleri, akrepler ve çıyanlar; et yiyen çiçekler; Amazon’dan getirilmiș bir adam boyunda havuza boca edilmiș Pirahanalar ve daha nasıl benzersiz yaratıklar görenleri korkuya gark ediyordu. Yanıbașında ise odanın bir ucundan öbür odanın öte ucuna kadar en az on adım uzunluğunda, bir buçuk boy yükseklikte bir kütüphane ve onun içerisinde değișik çeșit anatomi ansiklopedileri, Leonardo da Vinci’nin insan çizimleri ve varlığı tespit edilmiș her bir bitkinin ne görev gördüğünü anlatan kitaplar yer alıyordu.

Sururi karșısındakini incitmekten korkarcasına yumușak bir dille sordu:
“Șikâyetin nedir Piyale Șemsettin?”

Bu soru üzerine Osmanlının ilk hafiyesi gözlerini büyülttü. Sururi’ye doğru yaklaștı:

“Allah’a çok șükür yoğdur bir sıkıntım. Lakin bana daha çok akıl lazım. Ben bilgiye açım Sururi! Fare yuvasında, evrenin bucağında, mana dünyasında ve hatta iğne deliğinde bile olsa herșeyi bilmek istiyorum. Bu yüzden daha çok, daha da çok akıla ihtiyacım var.”

Sururi ișkillendi:

“Ne yapacaksın o kadar çok bilgiyi Piyale? Ya feylezofluk yapmak istiyor olmalısın ya da hafiyelik!”

Tutuldu kaldı cevap veremedi Șemsettin Efendi bu soru üzerine. Neden sonra kendini toparlamayı bașarınca kem küm etmeyi bırakıp, yakaran ve titreyen bir tonla seslendi:
“Öğrenmeye doyamıyorum Sururi!”

“Tamam” diyerek sessizce kafa salladı hekim hazretleri. Az sonra elinde killi topraktan yapılma, ufacık bir çömlekle geldi. Ağzını menteșeyle öyle bir kapatmıștı ki, tekniğini bilmeyenin açabileceği cinsten değildi.

Çömleği uzanıp eline alan Piyale, var gücüyle asılarak kapağını çekip çıkarmaya kalkınca, bir santim bile kıpırdatamadığını kavradı.

Manzarayı gören Sururi “Öyle açamazsın, hafifçe alttan bastır” diyerek devreye girmeseydi ömrü billah da o çömleği açamazdı. Kapak gerçekten de alttan bastırınca kolayca açılıverdi. İçerisindeki yeșil maddeyi koklayan Piyale ilacı pek bir șeye benzetemedi.

“Akıl fikir verir” dedi Sururi.

Piyale heyecanlanmıștı:

“Sen ölümsüzlük de verir misin Sururi?” diye atıldı.

“Veririm…”

* * *
Piyale, o muhteșem hekiminin muayenehanesinden ayrılırken hayranlığını gizlemiyordu. Yașıtı olmasına rağmen adamın elini öpesi geldi. Sururi de onu sağlıcakla uğurladı.

Tabiidir ki vazifesini unutmamıștı ve oradan çıkar çıkmaz, az ileride bir konağın arkasına pusuya yattı. Gelen gideni gözetleyecekti. Sururi’nin evinden ikindin vaktine doğru biri dıșarı çıktı. Oysa kendisinden sonra kimse girmemiști. Çaktırmadan yaklașınca bunun Bașdeftardar hazretleri olduğunu kavrayıp, hemen gerisin geri konağın ardına gizlendi.

O sırada bir de ne görsün ? Tebdili kıyafet Reisülküttap hazretleri Sururi’nin muayenehanesine doğru koșar adım ilerlemekte! Neyse ki Piyale gibi șahsiyetlerin bilgisi șehri Stamboul’daki herkesi tanımaya yeter ! Onları da hemencecik tanıyıverdi. Bașdeftardar ile Reisülkûttap kapının önünde karșılaștıklarında çaktırmadan selamlaștılar.

• * * *

Sarayın haberleri pek bir hızlı yayılır. İster pazarcı olun, ister balıkçı, ister sıvacı olun, ister kalaycı haber herkese ulașır. İster Kumkapı’da olun, ister Emirgan’da, ister Hisar’da olun, isterse Tarlabașı’nda haber gelir sizi bulur. Ne vakanivüs olmak gerekir, ne neșriyatçı ; ne kâtip olmak gerekir ne de nișancı. Zira sarayın haberi kamu malıdır… Hele bir de Piyale Șemsettin gibi yaman bir hafiyeyseniz, vaka vuku bulmadan önce bile haberi size ulașır. Gelgelelim, o günkü havadisler Piyale’yi bile șașkınlıktan dumurlara uğratmıștı :

“Reisülküttap dün akșam arkabüz atıșıyla öldürüldü!”

“Yahu bu Reisülküttap daha dün ikindi vakti tebdili kıyafet bir vaziyette doktor Sururi’nin muayenehanesine girmiyor muydu ? Adamı oradan çıkana kadar kim tanıdı da, kim katletti ? Kendini nasıl sakladı ? Arkebüzünü nasıl tașıdı ? Hiç mi bir gören olmadı ? Gel de aklına mukayet ol!”
“Kaynağa in Piyale, kaynağa… O ilk nedeni bul… Bu hekim Sururi’de bir yamuk haller vardır. Bu adam kimdir? Ne içun Konstantinapol’de tabiblik etmektedir? Bunları bul zira Sururi’yi çözen olayları çözer Piyale.”

Osmanlının ilk hafiyesi elleri arkasında bağlı, bașını öne eğmiș, sütçü beygirleri gibi iki duvar arasında hızlı hızlı gidip gelirken kendi kendine iște böyle konușuyordu. Bir hıșımla kapıyı çekip çıktı Sururi bilmecesinin sonucunu arayacaktı…

* * *
Akșam karanlığının turuncu saatleri,
Seyreyliyor Hisarı veziriazam hazretleri,
Bașdefterdar yanına yanașır, telașlı hareketleri,
“Borç gırtlağı aștı der, yükseltelim vergileri,
Hatta bu yıl ulufesiz koyalım sipahileri,
Çekelim merkeze, Bodan’daki kuvvetleri”
Olmaz! der sadrazam,
Yeni vergi koyamam,
Halktan beș kuruș alsam, Sultan’a anlatamam,
Birlikler lazımdır kalsınlar Eflak’ta,
Gel odamda hesap yapalım, kalmayalım muğlakta.
Girdiler ikisi bir odadan içeri,
Sadrazam ikram etti birer zeka iksiri,
İkramı alan bașdefterdar, șöyle bir etrafa bakar,
Bir gaflet anı bekler, elini cebine atar,
Veziriazamın bardağı, içinde zeka iksiri,
Damlatıverdi defterdar iki damla zehiri…
Hesap kitap bitince dolașmaya çıktılar,
Temiz deniz havasından doyasıya aldılar.
Ansızın sadrazamın bașı döndü, eli ayağına dolaștı,
O uğursuz at arabası yanlarına yanaștı.
Zehir keskin zehirmiș, ay dolunaydı,
Sadrazam hazretleri artık çoktan meftaydı…

* * *
Sururi, yataktaki kadavraya yeșil renkli bir sıvayı șırınga ediyordu. Birden bire veziriazam gözlerini açıverdi. Doğruldu yatağında, hekim Sururi’nin elini öptü:

“Dileyin benden ne dilerseniz efendimiz!”

“Sana bir görevi yerine getiresin diye bir can daha verdim veziriazam. Șimdi gidesin, padișahın canına kastedesin!”

« Emredersiniz efendimiz »
• * * *
Nizamettin Reisülküttapın hazin sonundan sonra araștırmalarını iyice derinleștirdi. Onca adam sorguladı, onca görüșme yaptı. Ne var ki hiç kimsenin yanıtı hamamda o köșede oturan hatunun iddiaları kadar gerçekçi durmadı. Nizamettin ellerini arkasında birbirine kavușturmuș sesli sesli düșünmekteydi:

“Kadın demiști ki, bu cinayetler cariyelerden birinin halt yemesidir. Zira Kaputanı Derya pek fazla dilberi esir edip sonradan saraya cariye eylemiștir. Onlardan biri intikam alır. İddia akla yatkın duruyor keza sarayın içinden birinin desteği olmadan, bunca muhafızın arasından bu ișleri kimse çeviremez. Hele ki Reisülküttap dıșarıda suikaste uğradı ki demek ki onu saraydan çıkaran bir kuvvet vardı. Zorla olmayacağına göre onu oradan çıkartan tatlı dille yaptı. İște gene döndük dolaștık, tatlı dile, șeker söze vardık. Her yeri cariye kokuyor bu ișlerin… Hmm… Gidip hamamdaki o dilberi bulayım. Hele aklından neler geçiyor tam olarak anlayayım…”

Nizamettin de kapıyı çarpıp hemen yola koyuldu. Önce hamamcıyla istișare etti ki, o hanım kimdir tespit olunsun. Ardından Çemberlitaș’ta buldu kadının evini. Nizamettin’in elinde kadı efendinin fermanı olmasaydı, o kadın kocası evde yokken kapıyı hayatta açmazdı. Ama adam “bacım Zaptiye müfettișiyim. Sadrazam hazretlerinin görevlisiyim. Peçeni tak da iștișare edelim.” deyince açmak zorunda kaldı. Hatta Nizamettin’i içeri ağırladı. Önceleri yüzünü örter gibi yaptıysa da sonradan saçlarını bile açtı. Sürme gözleri, bal dudakları, ince beyaz bilekleri ve baygın bakıșlarıyla Balkanlar’dan gelme bir dilber olduğu hemen anlașılıyordu. Nizamettin’in bir ara içi gittiyse de hemen kendini toparlayıp vazifesinin gerektirdiği gibi tanığı sorgulamaya bașladı:

“Güzelliğiniz ve el mahrem karșısında rahatlığınız beni yanıltmıyorsa, Avrupa’dan gelen dilberlerden birisiniz. Eğer öyleyse siz o devșirme cariyelerin hikayelerini iyi bilirsiniz. Anlatın da biz de bilelim, Divanıhümayunun fertlerini böylesi kim siyaset eyler?”

“Bana bak sen geçen gün hamama gelen o herif değil misin? Hah hay… Koca zaptiye amiri karıları dikizlesin iyi mi? Namusumuz kimlere emanet”. Gevrek gevrek kahkaha atıyordu hain yosma. Neden sonra birden gülüșleri kesildi ve gözlerini yana kaydırıp, dudaklarını burkup ters ters Nizamettin’e bakarak haykırdı:

“Hümeyra Sultan’ın bașının altından çıkıyor bunlar. Kalıbımı basarım. Onun da adını sonradan Hümeyra eylediler zati! Asıl ismi Caltha Meira’dır. Venedik’ten esir alındı. Toprağı bol olsun Kaputanıderya hazretlerinin Sultanımıza hediyesidir. Padișah efendimiz onu saraya alınca özgürlüğünü teslim etti. O da ona bir oğlan evlat verdi: Selim.”

Nizamettin heyecanla araya girdi: “Veliaht Selim’mi?”

“Ta kendisi” diye yanıtladı kadın uzun simsiyah saçlarını parmaklarının arasında gezdirerek… Zaptiye amirinin içi kavruldu. “Sen nasıl bir dilbersin, Yarabbi?” diye içinden geçirirken vazifeyi unutup yanıbașındaki kadının hayalini kurmaya bașladı. Güzel cariye ise hikayesini bitirmeye kararlıydı:

“Caltha Meira, saraya gelmeden önce, Sirus di Venici isminde Venedik’in en meșhur tabiplerinden biriyle gizli bir beraberlik yașıyormuș. Adam öyle bir hekimmiș ki felçliyi kaldırır, ölüyü diriltirmiș. Caltha Meira bir gün Galya topraklarında görevde olan Sirus’la bulușmak üzere Marsilya’ya giderken, onun gemisine refakat eden üç Venedik kalyonu Osmanlı topçularıyla rastlașmıș. Denizleri kabartan, bombalar kıyasıya yağmıș iki tarafa da… Venedikli kaptan bakmıș Osmanlı Levendleri çok bastırıyor, daha fazla kan akmadan, Adriyatik’te gemisiz kalmadan esir ve ganimet anlașması teklif etmiș.”

Nizamettin yüzünü cama çevirmiș bir șekilde kadının ağzındaki lafı tamamladı:

“Caltha Meira’yı da esir listesinde Osmanlı kaptanına önermiș öyle mi?”

“Aynen öyle. Hümeyra Sultanın güzelliği ateșli silahları durdurmak için yeterince etkileyici değil mi?”

Nizamettin kur yapmak için vakit kaybetmedi:

“Sen de çok güzelsin… Senin uğruna da savașlar durdurabilecek kadar…”
Kadın gülümsedi :

« Zaten durduruldu ! Ben de Adriyatik’teki bir ateșkesin sonunda buralara kadar geldim. Aslen Dubrovnikliyim. Asıl adım Tasya Paveliç. Düșün öyle olmayaydım Hümeyra’nın öyküsünü nasıl bu kadar iyi bilebilirim sanıyorsun? Hümeyra… Caltha Meira… »

Nizamettin gülümsedi : « Sultan seni saraya almamakla büyük hata etmiș.»

“Benim ki apayrı bir hikaye. Sık sık gelirsen ziyaretime anlatırım hepsini.”

Zaptiye amiri bir heves haykırdı: “Gelmem mi güzel dilberim? Sen emret her gün geleyim!” Sonra birden fazla ileri gittiğini hissedip kendini toparladı. “Konumuza dönelim, ne diyorduk: Bunları intikam almak için Hümeyra Sultan yaptı öyle mi?”

“Belki de intikam için değildir ! » diyerek iddialarına yeni bir boyut kattı Tasya:

“Șehzade Selim’in yani Hümeyra Sultan’ın öz oğlunun, prenslikten azli için divanda çok büyük bir kampanya bașlattılar. Divanıhümayundaki Nișancı’dan Yeniçeriağasına kadar herkes, tahtın devamı için padișah hazretlerimizin șehzade Murad’ı veliaht tayin etmesini istediler. Hatta bununla ilgili Sultanımızın, sağ iken ferman çıkarmasının uygun olacağını söyleyenler oldu.

Selim beș dil bilir. Musikiye, ilme meraklıdır. Gözü açıktır. Murad’ın ise etkilenmeye daha müsait bir yapısı var. Sadrazam hazretleri ve divanıhümayun, Murad’ı savunup, devletin kontrolünü eline almak ister. Hümeyra bunun farkında, o da kendi oğlunu, Selim’i koruyor tabiidir ki. Nasıl ve kimlere yaptırıyor bilmem ama kanımca, o karı, oğlunun düșmanlarını tek tek temizliyor.”

Nizamettin buraya kadar anlatılanların güzel bir akıl yürütme olduğuna inandıysa da Hümeyra’nın düșmanlarına savaș açmasından sonrasına kafası yatmamıștı:

“Güzel Tasya. Dubrovnikli olduğun nasıl da belli: Hiç bir ayrıntı, hiç bir entrika gözünden kaçmaz! Lakin divanıhümayunun nasıl korunduğunu bir görseydin, bu ișleri saraydaki herhangi bir cariyenin eylemiș olamayacağını hemen anlardın.
Hümeyra tüm bunları ne yapabilir ne de yaptırabilir… Ne teklif edecek: Para mı? Güç mü ? Saraydaki gizli tefrikaları mı ? Hümeyra Sultan bunların hiçbirine yeterince sahip değil. »

« Orası benim için de muamma » diye yanıtladı Tasya. « Yalnız dikkatimi çeken bir husus daha var. Hamamda herkesin çenesi düșer bilirsin : Anlattıkları odur ki, Yeniçeri Ağası en son Çavușbașıyla görülmüș… Çavușbașı Kaputan-u Derya’yla ; Kaptanın en son Rumeli Beylerbeyi’yle sarayı terk ettiğini görmüș nöbetçiler. Beylerbeyi ise Nișancı’yla birlikteymiș öldürülmeden önce… Yani her biri öldülmeden hemen önce bir sonraki kurbanla yalnız kalmıș…»

« Vay canına » diye hayretle seslendi zaptiye amiri. “Bu acep nasıl bir rastlantı ola?”

Nizamettin elindeki pusulaya bu son söylenenleri not etti. “Șimdi gitmem lazım Tasya”

Kadın davetkârdı: “Gene gelin amirim”

“Gene geleceğim Tasya…” Derin bir iç geçirdi kapıdan uzaklașırken Nizamettin…
• * * *
Osmanlı’nın ilk hafiyesi, yaman devșirme Șemșettin Piyale, Yedikule nizamiyesinde Nizamettin’i beklerken bir yandan kalemini hokkasına batıra batıra heyecanlı heyecanlı notlarını yazıyordu. Son yüzyılın bu en önemli kovușturmasını yürüten veziriazamın özel dedektefiyle, teșkilâtın en üst düzey amirinin birbirleriyle paylașacak önemli hususları olmalıydı.

Nöbetçi erlerden biri içeri girdi:

“Bir acı kahve alır mısınız beyim?”

“Getir” dedi Piyale, notlarından bașını kaldırıp.

O sırada, kundurasının topuklarının seslerinin koridorlarda yankılașını duyan kulaklar, vücutları esas durușa geçiyorlardı:

“Dikkat! Teșkilatı Zaptiyye amiri, Nizamettin Hazretleri!”

Odada beklemekte olan Piyale derin bir nefes aldı: “Hele șükür gelebildi!”
Nöbetçilerin rap rap sesleri, Nizamettin’in gürültülü ayakkkabılarının tak taklarına eșlik ederekten kapıya kadar devam etti. Zaptiye amiri içeri hızla girip, kapıyı kapattı:

“Hoș gelmișsin Piyale. Kusurumu bağıșla! Önemli bir sorușturmam vardı geciktim. Umarım fazla bekletmedim.”

“Ziyanı yok. Ben de zaten çalıșmama devam ediyordum. Masanı ișgal ettim. Mazur göresin.”

Șefin misafirperverliği hat safhadaydı:

“O nasıl söz öyle? Erler ikramda kusur etmediler inșallah?”

“Yok seni beklerken çayı kahveyi eksik etmediler sağ olsunlar.”

“Sadrazam Hazretleri senden epey bahsetti. Kabiliyetinden, ilminden övgüyle söz etti. Hafiyelerin șahıdır dedi.”

Piyale utanarak gülümsedi: “Eksik olmasın. Hazretlerinin duacısıyım.”

Nizamettin koltuğuna kuruldu: “Az evvel memleketi Osmanlıya, Dubrovnik’ten muvasalat etmiș bir cariyeyi tanık olarak dinledim. Kadının söylemesi o dur ki, bütün bunlar Hümeyra Sultanın bașının altından çıkarmıș. Hümeyra Sultan dedikleri Caltha Meira adında eski bir Venedikli…”
Piyale kașlarını kaldırdı, pür dikkat kesilmiști:

“Venedikli mi dedin?”

“Evet, hatta bir sevdiceği varmıș. Ünlü bir tabip… Onu görmeye giderken bindiği gemi Osmanlı’ya esir düșmüș. Hekimin adı neydi?” Nizamettin bir an için duraksadı adını anımsayamadı:

“Hıh! Hatırladım: Sirus di Venici”
Bu ismi duyunca Piyale’nin birden gözleri yuvalarından fırladı. Bașı döndü. Düșmemek için İki eliyle masaya yapıștı.
Nizamettin telașla oturduğu koltuktan doğruldu :

“İyi misin Șemsettin?”

Osmanlının yaman hafiyesi hâlâ șoktaydı:

“Suris di Venici dedikleri șu an Samatya’da Sururi ismiyle tabiplik eylemektedir. Seneler evvel buraya yerleșmiș. Dahası geçen gün Reisülküttap öldürülmeden önce onu Sururi’nin muayenehanesine girerken gördüm. O girerken bașdefterdâr çıkıyordu.”

“Vay canına” diye haykırdı Nizamettin. “Demek Tasya’nın tahminleri doğruymuș! O vakit bu iki eski sevgili Suris di Venici ve Caltha Meira ya devleti aliyyeden intikam almak için bunu yapıyorlar ya da yeni adıyla Hümeyra Sultan oğlu Selim’i kurtarmak için eski sevgilisinden yardım istedi. Hmm”

Piyale ișin Selim kısmını bilmiyordu: “Selim derken Veliath Selim’den mi söz ediyorsun?”

Bu soru üzerine Nizamettin Tasya’dan duyduklarını birbir anlatmaya bașladı.

“Tamam” dedi Piyale, zaptiye amirini dinledikçe. Resim șimdi daha bir netleșiyor. Demek bunlar iki eski sevgilinin, iki Venedikli’nin planları…
Ve diyorsun ki her bir kurban en son kendisinden bir sonraki kurbanla görülmüș. Demek ki Sururi kurbanlarını tekrar diriltiyor ama onların ruhlarını teslim alıyor. Sonra her bir kurbana divandan birinin ölüm emrini veriyor. Divan üyelerinden kimse șüphelenmeyeceği için etraflarındaki koruma kaldırılıyor. Bir boșluk anlarında Sururi’nin emirlerini yerine getiriyorlar. Yeniçeriağası çavușbașını öldürdü. Doktor Sururi çavușbașını geri diriltti ve o kaptanıderyayı öldürdü. Sururi kaptanı geri diriltti ve o da nișancıyı öldürdü. Nișancı diriltildi kadıaskeri öldürdü. Kadıasker reisülküttapı ve…”

Nizamettin gözlerini korkuyla ayırıp Piyale’nin cümlesini tamamladı:

“O da bașdeftardarı öldürdü! Yani sen Reisülküttap ve bașdefterdarı gördüğünde aslında ikisi de ölüydüler.”

“Aynen öyle” dedi Piyale anlattığına kendi de inanmakta güçlük çekerek. “Anlașılan kurbanlar vazifelerini yerine getirene kadar Sururi tarafından tekrar diriltiliyorlar. İși bittikten sonra Sururi onları gerçekten ölüme terk ediyor. Bir önceki kurbanla en son bir araya gelen kiși, bir sonraki kurban oluyor…” dedi iç çekip efkârlanarak.

“Ve ne zaman yeni bir cinayet haberi alsak aslında listeye yeni biri katılıyor öyle mi?” dedi Nizamettin.

Zaptiye amiri ve hafiye sessizce bakıștılar…

Aniden kapıya vuruldu ve bir zaptiye eri gür sesle tekmil verdikten sonra komutanına döndü:

“Möhim bir havadis vardır: Bașdefterdarı, Kumkapı sahilinde hançerlenmiș olarak bulmușlar efendimiz. Onları gizlice takip eden iki Enderunlu’nun anlatmasına bakılırsa oraya giderken veziriazamla beraberlermiș…”

Bu haber kovușturmayı yürütenlerin bulageldikleri gerçekleri doğruluyordu. Șașırmadı bile polis șefi. “Tamam” dedi kısık bir sesle Nizamettin emir erine dönerek… “Sağolasın bu haber için.
Çıkabilirsin…”

Er selam çakıp kapıyı kapatarak uzaklaștı.

Piyale gözleriyle boș boș bakıp kısık sesle söylendi:

“Yazık, desene sadrazam hazretleri de artık sizlere ömür!”

Nizamettin camdan dıșarıyı seyretmeye koyuldu. Birden ağacın içerinden kopan yüzlerce kuș gökyüzüne yükseldi.

“Fırla Piyale hemen gidelim. Sırada Padișah hazretleri var. Veziriazama engel olalım. Keza bu ana kadar herkes gizli mekanları yalnız anları tercih etti. Oysa ki, padișah hazretlerimiz son kurban seçildiğine göre veziriazam her an harekete geçebilir. Ulu orta dahi ona kıyabilir. Nasılsa artık kaybedilecek bir șey kalmadı.”
“Haklısın” dedi Piyale. Atlayıp bir at arabasına sarayın yolunu tuttular. Dört nala sürmesini emrettiler.

Kısa bir süre sonra vardıkları sarayın altı üstü yeri göğü asker kaynamaktaydı. Anlașılan padișah hazretlerinin korunması için tüm Yeniçeri ocağı seferber edilmiști. Lakin tehlikenin askerlerden gelebileceği var sayılarak, hünkarın odasında en fazla iki nöbetçi kalmasına izin verilmiști. Tabii ki veziriazamla beraber.

Uzun koridorlarından nöbetçiler eșliğinde geçen Nizamettin ve Piyale Șemsettin hünkarı acilen görmek istediklerini söylediklerinde tabii ki, tüm bir saray erkanı onlardan șüphe etti. “Bak hele o cani katiller bunlar olmaya sakın” diye fısıldașıldı Topkapı’nın odalarında… Kubbealtı vezirlerini ikna etmek kolay olmadı. “Padișahın huzurunda ne ișiniz var bre katil suratlılar? Peh peh peh. Allah Sultanımızı korusun.”

Bir anda Piyale ve Nizamettin’in etrafı yeniçeriler tarafından çevrildi. Kollarından tutuldukları gibi zindana indirildiler. Zaptiye amiri bağırıyordu:

“Veziriazama dikkat edin. O herifin niyeti fenadır!”

“Bak hele” dedi yeniçeriler “Sizden değil de koskoca sadrazamdan șüpheleneceğiz öyle mi ?”

Zindana indirilen Nizamettin ve Piyale bir güzel anadan üryan edildi. Yeniçeriler gördüler ki bunların herhangi bir hazırlıkları yoktur, bașlarına on beș nöbetçi verilüp hünkarın makamına götürdüler. Destur dileyip içeri girdiler.

“Padișahımız bu ikisi sizi görmek isterler.”

Odada bulunan veziriazam, kendi görevli ettiklerini karșısında görünce durumu hemen anladı:

“İzin vermeyin hünkarımız. Niyetleri fena olabilir!”

Padișah ise onca korumanın yanında kimsenin kendisine kastetmeye cesaret edemeyeceğini bildiğinden “Hele gelsinler huzuruma, anlatsınlar meramlarını, belki möhimdir.” diye yanıtladı.

Piyale sözü aldı:

“Hünkarım, șu yanıbașınızdaki veziriazam aslında ölüdür. Yaman bir doktorun elinde canınıza kastetmek üzere tekrar diriltilmiștir.”

Vezir, onlarca yeniçeri, odadaki üç beș cariye hep birlikte gülüștüler.
Padișah gülümsemesini gizlemeden sordu:

“Bu iki delikanlı orta oyuncu mudur yoğsam meczup mu?”

Piyale tekrar sözü aldı:

“Bana inanmıyorsanız vezirin ağzına bakınız efendim. Ağzının içi yeșil, tükürüğü kırmızıdır. Maya kurbağası zehriyle zehirlendi dün akșam…”

“Doğru mu derler vezir? Sen eșek cennetinde misin yoğsam yanımda mı?”

Yeniçeriler Sultanın bu latifesiyle kahkahaya boğuldular. Bir an dikkatler dağıldı. Veziriazam sultana ağzının içini göstermek için yaklașırken, tahtın hemen arkasında Hümeyra Sultan belirdi. Veziriazam aniden arkasında sakladığı hançeri kaldırıp sultanın kalbine doğru hamle yaptı. Padișah neye uğradığını șașırmıș çaresizce sonunu beklerken, elleriyle yüzünü korudu. Yeniçerilerin yüzlerindeki gülücükler, bu feci manzaraya rağmen, afallamıș olmalarından olsa gerek, baki kaldı. Boğazdaki martılar havalandı. Sarayın bahçesindeki serçeler kaçıștı.
Geriden bir anda gelen Hümeyra, elinde hazır tutuğu hançerini veziriazamın kalbine saplayınca Sultan kurtuldu:

Hümeyra yeșil kanlar içinde kalan veziriazama bakarken seslendi:

“Çok ileri gittin Sirus, çok…”

* * *
O akșam sarayın cazgırı ilân etti:

Padișah efendimizin fermanıdır:
Kendisinden sonra Devletinin Aliyyenin tahtına șehzade Selim oturacaktır…
//

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder