Hatice

Röportajlara göz atmak isteyenler için:



Tanıtımlar:




Roman neyi anlatıyor ?

« Hatice » bir kaçıșın öyküsü… Altı aydan biraz daha uzun bir süreye sığan bu kaçıșta, eser iki ana kısma ayrılmıș:

Ilk bölümde, Geçenler köyü, temel sıkıntıları, Kırkpınar’a neden katılmaları gerektiği, “eriște” krizi boyutuyla anlatıyor. Nevin hanımın öyküye dahil olmasıyla birlikte roman insani ve duygusal bir ivme kazanıyor. Birden fazla așk hikayeleri arasında gelișen bu duygusallıktan her okuyucu kendinden bir parça bulacaktır.

Aslında bu birinci kısımda günlük hayatın bireyselliğine yönelik bir eleștiri var. Așık Kerem Bey’in özel durumunu hesaba katmazsak, köyün her bir bireyinin dünyayı ne denli kendi penceresinden görme eğiliminde oldukları anlatıyor. Egoizmin sınır tanımazlığı bu kısmın en ağır basan mesajı... En azından benim hedefim buydu.

Eser, bilhassa Mehtap’ın düğün sahnesinin ağırlıkta olduğu 4. Bölümde, neredeyse her bir cümlede bir felsefi tartıșmanın içine giriyor. Bu tartıșmalarda sözüm ona objektif bir görüntü vermeye çalıștımsa da, belli bir ironiyle, kendi bakıș açımı da romana tașıdım. Yazarın bu denli müdahil olması kimi okuyucuyu rahatsız edecektir. Ancak, ne enteresandır ki, yazar olarak objektif olma, duygularına hakim olma görevini okuyucuya vermeyi tercih ettim. Bir anlamda kitaba “ağabeylik, ablalık” yapma görevi ilk 113 sayfada okuyucuya düșüyor.

Bu kaçıș öyküsünde, buraya kadar kaçağın etkilediği, iletișime girdiği her bireyin küçük evrenlerine göz atıyoruz.
 114. sayfadan itibaren ise ișler değișiyor. Roman adeta bir film havasına bürünüyor. Yazarın bundan sonraki müdahaleri, sinemada filmin bazı sahnelerinde dayanamayıp yanındaki arkadașını dürterek, yorum yapan, “hmm, ben olsam öyle yapmazdım” diyecek kadar kendini filme kaptırmıș birini andırıyor. Kitabın bundan sonraki kısmı nefes kesen bir Balkan turu…

Kitap okunmadan bile tahmin edileceği üzere son durağı Türkiye olan bir kaçıș bu… Eh daha fazlasını blogta bile söylemek doğru olmaz.

Hatice nasıl ortaya çıktı? « Hatice » nin kurgusuna 2009’da bașladım. Aynı yılın sonbaharında giriș bölümünün ilk cümleleri döküldü. 2010’un yaz aylarına doğru romanı bitirebildim. Çalıșmanın büyük bir bölümü, klavyenin değil, eski usulle, kalemin ürünü… Nitekim, romanın önemli bir bölümünü, o yıl ișyerim münasebetiyle bulunduğum, Paris’in kuzey komșusu Clichy semtinde, öğlen yemek molalarında yazdım. Bilhassa Le Garçon de Café’de, her öğlen 2 expresso kahve içerek, harıl harıl romanın o günkü bölümlerini yazmak benim için büyük bir keyifti.

Eserin son bölümleri ise trende, otobüste, metroda yani nerede bir 10 dakika boșluk bulabildiysem orada; yazıp, çizip, karalayarak ortaya çıktı. Ne her gün gide gele ahbap olduğum kafenin garsonlarının, ne de metroda yanıma oturan yolcuların “hangi dilde olduğunu anlayamadıkları bir șeyler karalayan bu herifin, böyle kendinden geçmiș harala gürele bir halde roman yazmakta olduğu” akıllarından geçmiș midir bilemem. 

 Romanın konusu niçin gerçek bir Trakya köyü yerine Geçenler adında kurgusal bir köyde geçiyor…

Bunun bașlıca nedeni romanda Trakya’yı ya da kırsal yașamı tanıtmak gibi sosyolojik hedefler gütmemiș olmamdır. Geçenler Köyü, Türkiye’nin bir mikro örneğidir. Ancak bu örnek tarafsız değildir. Nitekim Geçenler’in Balkan kimliği, aslında Türkiye’nin Avrupalı kimliğine yönelik bir çağrıșımdır. Tüm diğer eserlerimde olduğu gibi Hatice’de de sıkça kullanılan metaforlardan biridir. Yine aynı açıdan bakınca, okuyucu, Istıranca Makarna Fabrikası’nın da, Türkiye’nin küreselleșen ekonomide karșı karșıya bulunduğu günümüz vahși rekabetini temsil ettiğini sezecektir. Yani amaç 2000 yılının hemen ertesindeki Türkiye hakkında bir fikir vermek olunca, kurmaca isimler tercih etmiș olmam gayet akla yatkın gibi…

Hatice ismi nereden geliyor?

Doğaldır ki her yazar okuduğu romanlardan, izlediği filmlerden etkilenir. Benim de o zamanlarda çokca dinlediğim The No Smoking Orchestra’nın “Çingeneler Zamanı” albümünden etkilenerek bulduğum bir isim Hatice… Ahmet de aynı șekilde… Nevin’in nereden geldiğini burada söylemeyip romana saklayayım. Diğer isimlerden Kerem Bey așka dönük kișiliğinden bu ismi aldı. Kutlu ise aslında köylünün gözünde kutlu! Șeref’in ismindeki ironiyi romanı okuyan herkes anlayacak! Ayșin aslında ilk notlarımda Aslı’ydı. Ama Kerem’e duyduğu așk bizim hikayemizde öylesine imkansız ki, mecburen Aslı ismini değiștirmek zorunda kaldım ve Ayșin oldu. Nesim Bey’in uyumunu ismiyle değil soyadıyla yaptım: Ona mesleğinin bir gerekliliği olarak “İnandır” soyadını yakıștırdım.

Kaçıș sahneleri yurt dısında geçiyor?

Evet, 2008 yazında turistik amaçlı ziyaret ettiğim Budapește, Belgrad, Sofya parkurunu kaçıș sahnesinde kullandım. Ayrıca, lojistikle uğraștığım yıllarda uluslararası yol șöförlerinin arasında bulunmuș olmak güzergâhta geçen olayları yazarken ișimi oldukça kolaylaștırdı. Aslına bakarsanız günlük hayata dahil her șey romana bir yerinden bulașmıștır. Zaten öyle değil midir: Bir yazar için kaldırımda yürüyen biri bile ilham kaynağı olmaz mı?

Haydi sizlerle bir sırrımı paylayașayım: Kitaptaki Mösyö Smail tipini yine bir öğle yemeğinde, bulunduğum restauranın tam cam kenarındaki müșterisinden ortaya çıkardım. Adamcağız, bilseydi ki 3000 km. ötede basılacak bir romanda psikopat olarak yer alacak, o gün yemeğini bașka bir yerde yerdi kesinlikle…

Hatice’yle ilgili ilk yorumları aldıktan sonra bu blogta romanı tartıșmaya devam edeceğim. Sizlere keyifli okumalar dilerim.

Serdar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder