Bir Hikaye...


İZZETTİN DONETTİ'NİN GECE GÜNEŞİ

“...Geminin burnunu Doğu'ya kırmasını salık verdiysem de kaptana, ne fayda! Beni dinlemediğinden değil, azgın dalgalarla mücadele edemediğinden... Hâlâ karaya varamadıysak kuzeye sürükleniyor olsak gerek... Ve yine hesaplarım beni yanıltmıyorsa Panama Başpiskoposu'nun evveli yıl keşfettiği adalara da yakın olmalıyız... Bu da demek oluyor ki, Floransalı hemşehrim Vespucci'nin seneler evvel doğru tespitte bulunup Hindistan'ın bir parçası olmadığını belirttiği Yeni Dünya denilen o topraklar hemen doğumuzda kalıyor... En azından ben öyle tahmin ediyorum. Hesabın zorluğu, dört gün dört gecedir gemiyi bir o yana bir bu yana sürükleyen şu amansız fırtınanın, bizleri nereye attığını bulup çıkarmakta yatıyor.

Yeni Dünya'ya doğudan varma fikrinin, Osmanlı tersanelerinin gözünün nuru şu gemiyle bile imkansız olacağını kaptana defalarca anlattıysam da ne çare! Sultanın gözüne girecek ya, daha da hiç bir kuvvet onu yolundan döndüremez! Belki de dönünce Barboros Hayrettin'in yerini mi almak istiyordur. Kim bilir? Lakin nasıl bir hırstır böyle! Bundan gayri bir an evvel karaya varmalı, fırtınanın dinmesini beklemeli...”

“İzzettin! Hemen güverteye çık İzzettin! Tez ol!”

“...Bundan gayri bir an evvel karaya varmalı, fırtınanın dinmesini beklemeli... Dumrul'un acilen beni güverteye çağırmasıyla bugünkü notlarımı sona erdiyorum.

Jülyen takvimi 30 Haziran 1536

Kalyon Mühendisi İzzettin Donetti ”

“Ne var? Nedir bu apar topar beni çağırışın Dumrul?”

Geminin baş tayfası şaşkın ama korkudan uzak bir edayla baş parmağını güvertenin doğu tarafına çevirdi.
“Şuraya bak!”

İzzettin'in kısık gözleri, bardaktan boşalırcasına yağan yağmura rağmen yanı başlarında tüm heybetiyle beliren kayalıkları fark edince, sonuna kadar ayrıldı:
“Yüce Meryem!”

Telaşla etrafına bakınırken dümen başında kendisini seyretmekte olan kaptanla göz göze geldi. Böylesine tecrübeli bir denizcinin küçük manevralar haricinde gemiyi kayalıklardan kurtarmak için bir çaba göstermediğini anlayınca haykırdı:

“Efendim, yelkenleri orsalayın! İskele alabanda! Ne bekliyorsunuz?”

Kaptan umursamaz göründü. Kendinden emin bir tonda, soruya soruyla karşılık verdi:
“Öyle mi dersin İzzettin?”

Kalyon mühendisi bir kez daha umutsuzca seyreyledi yanı başlarında birer testere ucu gibi biten kayalıkları... Halbuki onun hesaplarına göre karaya yüzlerce fersah uzakta olmaları gerekmez miydi? Rüzgarın uğultusunu dinledi. Yeni Dünya'ya nasıl da kuvvetli savrulduklarına akıl sır erdirememenin verdiği çaresizlikle kapadı gözlerini, biraz da kendi sesine kulak vermek için... Halbuki onun gemideki görevi, nerede olduklarını, nereye yanaşacaklarını, ne pahasına olursa olsun bilebilmek değil miydi? Yolculuktan evvel kaptan kendisini “hem mühendis, hem kılavuz” ilân edip, “sözü benim sözüm değerindedir” diye mürettebata nutuk eylememiş miydi? Yazık! Onca itimattan sonra, şu kayalıkları var gel şimdi izah et...

“Kaptan!” diye haykırdı: “Böyle devam ederseniz pruvadan bodoslama dalacağız kayalıklara!”

Pek oralı gözükmedi Osmanlı'nın Yeni Dünya fatihi, bu cehennemden hiç bir kurtuluşlarının olmadığının bilinciyle.
Dümeni bırakıp, halatlara asılarak omurganın tam ortasına çakılı yelkene tırmandı: “Filikalari indirin! Tüm mürettebat gemiyi terk etsin!” diye seslendi var gücüyle... “Esirler, forzalar dahil! Kimseler kalmaya!”

Gökyüzünden akıp giden gri bulutların, rüzgârın uğultusuna uyan koca yağmur tanelerinin, gemiyi teğet geçen kayaların ağırlığında bir uğultu koptu tayfalardan. Umutsuzluğun çağrısıydı onlar için kaptanın emri.
Yüzden fazla adam için hepi topu iki filika...

Üstelik levendi, aylakçısı, esiri, forzası, hepsi bir... Can korkusunda eşitlenmiş rütbeler... Denizle sonradan tanışmış sipahiler kılıçlarını kuşandılar, filikalardan yer kapmak için. “Hayt” dediler; gövde, bacak, kafa, kol keserek atarlarken kendilerini kurtarma sandallarına... Esirlerse boş durmadılar: İndiriverdiler, yelkeni tutan koca bir tomruğu sipahilerin kafasına... Avuç büyüklüğünde yağmur damlaları süpürdü güverteye akan kanları...Yüreklerdeki korku, manzaranın korkunçluğunu bastıradursun, kenarda vaziyetleri izlemekle yetinen tecrübeli üç beş denizci çok iyi biliyorlardı filikaların dahi bu kayalıkları aşamayacağını... “Ya iyi yüzücüsündür, ya koca bir tomruğa tutunmuşundur ya da Allah'ın sevgili kulu!Yoktur bu işin başka kurtuşu!”

Öyle yaptılar zaten; önce kaptan attı kendini azgın dalgalara. Baş tayfa Dumrul “Reis” diye haykırarak peşi sıra o da sulara bıraktı kendini. Ellisini devirmiş yaşının toplansa bir senesi karada geçmemiş dini bütün kalyoncu Mühlis de önce selavat getirdi ve sonra onları takip etti. En sonda ise İzzettin Donetti... Göz gözü görmez, göz kayalıkları görür, kayalıklar dalgalara; dalgalar karaya kör; kulaçlar çırpınışa karışmış; çığlıklar, feryatlar, haykırışlar; gemi yıkılarak tırmanır yüzenlerin üzerine... Çatır çatır çöker denize...

* * *
“Ekstrenyo! Despierta!” (extraño!¡despierta!)

Mızraklar dürttü Osmanlı reisinin derisini. Gözlerini çevirip baygın haliyle güçlükle bakındı. Kafası tekrar yere düştü. Mızraklar bir kez daha battı etine.

“Ektrenyo! Despierta!”

Öksürüklere boğuldu ağzındaki deniz tuzunu atarken. Gövdesini doğrulttu bu kez. Yanı başında baygın yatan Dumrul'u, az ötede Mühlis'i ve ölü kuşlar gibi etrafa yayılmış onlarca adamını fark etti. İzzettin'i aradı gözleri. Önce dizlerinin üzerine çöktü, sonra güçlükle de olsa ayağa kalktı. Yerliler mızraklarını kaptana doğrultmaktan vazgeçince üç beş adım atabildi. Sahile yayılmış insan tarlasında yürür gibiydi. Kumları aşamayan kaplumbağa yavruları gibiydiler. Yem olmaya başlamış bedenleri martılar didiklerken, gözleri uzaktan İzzettin'i seçebildi. Kolları ve bacakları iki büklüm, sağa sola kontrolsuzca sallanaraktan baş yaverinin yanına vardı. Yanına çöktü. Ölü mü diri mi olduğunu umursamaksızın, ıslak yakalarına yapışıp iki yandan çekiştirerek kalyon mühendisinin kafasını doğrulttu:

“ 'Ektrenyo! Despierta!' Ne demek?”

Hiç bir cevap gelmedi avuçlarındaki bedenden. Kaptan olanca gücüyle mühendisin kafasını, gövdesini sallamaya ve isterik bir biçimde bağırmaya devam etti:

“ 'Ektrenyo! Despierta! Ne demek? - Ektrenyo! Despierta! Ne demek?' ”

İzzettin'in ağzından salyayla karışık deniz suyu boşalıverdi. Gözlerini açamasa da mırıldanmayı başarmıştı:
“Uyan yabancı!”
Nefesini toplamaya çalışırken bir iki öksürdü. Parmaklarını dudaklarına götürerek yeniledi:
“Uyan yabancı demek!”

İzzettin'in yakasını bırakır bırakmaz baygın adamın başı tekrar kumsala serildi. Kaptan ise ayağa kalktı. Yerlilere döndü vücudunu. Gülmeye başladı. Sonra kahkahalara boğuldu. Kumsalda kıpırdanan adamlarını gördükçe keyifleniyor, kahkahalar atarak aslında kendi yeniden doğuşunu kutluyordu.

* * *
“Biraz daha su ister misin?”

“İspanyolca konuşmayı ner'den öğrendin?”

Yerli elindeki su dolu kabı kenara bırakarak İzzettin'in yanına çöktü:
“Beyaz adamlar senelerdir bu topraklarda...”

“Onlardan çok şeyimiz farklı... Aynı krala tabi değiliz.”

“Biliyorum. Geminizi gördüm.”

“Gemi battı!”

“Hayır, sadece kayalıklara oturdu.”

Yerli kendi koyduğu tastaki suyu yudumladı. Başparmağını göğsüne götürüp mırıldandı:
“Bize yardım edin...”

İzzettin bu soru karşısında şaşırdı:
“Nasıl?”

“Beyaz adamlara karşı ve bize savaş açan diğer İnkalara karşı... Geminizde ateşli silahlar var. Siz bize yardım ederseniz, biz de geminizi onarabiliriz.”

* * *

“Bugün kendimi daha iyi hissediyorum. Ağrılarım hafifledi. Küçük abdestimi yaparken de yanma olmuyor artık. Bu sabah ilk kez sahile çıktım ve uzakta kayalıklara oturmuş, gövdesinin yarıdan çoğu suya gömülmüş gemimizi seyrettim. Manzarayı gördükçe, insanın içini felaket gecesinden daha derin bir ürperti kaplıyor. Nasıl çıktım oradan diye soruyorum kendi kendime... Korkunç fırtınayı müteakiben, karaya sağ salim çıkmayı başarmış on altı denizciyiz. Yerlilerin söylemesi... Kaptan, Dumrul, Mühlis ve benim dışımda aylakçılardan, azablardan, kürekçilerden mürekkep on iki mürettebat daha...

Çocukluk çağlarında öğrendiğim ve Türklere esir düştükten sonra, Haliç'teki tüccarlarla bol bol pratik ettiğim İspanyol lisanı, burada pek işime yaradı. Zira buradaki bazı İnkalar, topraklarını istila eden İspanyolların dillerini öğrenmiş. Eski dünya'dan bu kadar uzakta ortak bir dil bulabilmek varmış...

Yerlilerle yaptığım konuşmalar neticesinde, bundan bir kaç sene evvel Fransisko isimli bir komutanın emrindeki yüz altmış dokuz askeri birlikte buralara saldırdığını, içteki taht mücadeleleri sayesinde kendisine diğer İnka kabilelerinden destek bulduğunu ve akabinde Kayamarka'da merkezi krallığı yenilgiye uğratarak bu bölgeyi İspanyol egemenliğine geçirdiğini öğrenmiş oldum. Fransisko buraların yeni adını da kendi kraliyetine uyarlayıp 'Peru' diye koymuş.

Nasıl ki, İtalyan ve Cermen prensler arasında birliktelik yoksa, buradaki İnkalar da birbirlerinden bağımsızlar. Pek çoğu Sapa İnka tahtının kudretini kucaklamak uğruna, İspanyolların yanında yer alıyor... Eski dünyadan gelenlerin hiç bir aşirete imparatorluklarını tekrar kurmak üzere bir fırsat tanıyacaklarını sanmam. Sahilde bizleri bulan, hatta bir kısım denizcimizi kurtaran eski merkezi krallığın ileri gelenleri de benimle aynı fikri paylaşıyorlar. İspanyolların, İnkalara, inci kolyelerden ve kandan ve göz yaşından başka verecekleri bir şey olmadıklarına inanıyorlar. O yüzden bizimle bir anlaşma yapmak istediler. Enkazdaki ateşli silahlara karşılık, gemimizi onarabileceklerinden söz ettiler. Ben de onlara istediklerinden fazlasını verebileceğimizi söyledim. Zira onlara çakmaklı arkebüz silahının yapımını öğretebilirim. Bu da onlara istilacılarla baş edebilecek bir savunma gücü sağlar. Ama o kayalıklardaki enkaza nasıl ulaşılır, şu'nca yıllık denizcilik birikimimin yetmediği nokta da bu. Demir dövme konusundaki...”

“İzzettin!”

“..şu'nca yıllık denizcilik birikimimin yetmediği nokta da bu. Demir dövme konusundaki... Kaptanımız hazretleri beni çağırmakta... İnkalar hakkındaki notlarıma daha sonra devam edeceğim

Jülyen takvimi 1 Jules 1536

Kalyon Mühendisi İzzettin Donetti ”

“Neler yaparsın içeride İzzettin? Günlük mü tutarsın?”

“Öyledir efendimiz”

“Sen nasıl bir adamsın ey Donetti! Herkes ruhunu teslim etme derdindeyken, sen sadece kendini değil tutup günlüğünü de kurtardın o lanet dalgalardan... Bu kadar mı mühimdir bu yazma çizme meseleleri?”

“Seneler oldu, ilk defa bana ecnebi ismimle hitap ettiniz Reis!”

“Buradan bakınca Floransa bile memleket gibi yakın görünür, İzzettin... Kimbilir, karıştırmam ondandır. Baksana, sen dahi karıştırdın: Öz ismine ecnebi demeye başladın...”

Denize daldı gözleri kaptanın...

“İnkalar sandallarını hazırladılar. Gemiye çıkacaklar. Barut, top, arkebüz ne varsa çıkartmalarını söyledim. Onların eğitimi sana emanet... Karşılığında gemiyi onarmaları nereden baksan altı ayı alır...”

“Ben onlara silahların inceliklerini, tekniklerini gösterebilirim, efendimiz... Lakin nişancılık eğitimini sipahilerin vermesi daha münasip olur.”

Kaptan olumsuz anlamda başını iki yana salladı:
“Olmaz İzzettin... Yerlilerle ilişkileri mağrur sipahilere emanet edemem... Tek sen bil, tek sen karış ve tek sen göz kulak ol... Doğrusu budur!”

“Öyle derseniz öyle olsun reis.”

Onlarca kayık indi kumsaldan denize.
Yüzlerce asker, bir o kadar işçi üzerinde.
İnkalar kum taneleri gibi yayıldılar maviliklere.
İstikâmet o uğursuz kayalıklardı.
İspanyollara karşı yegâne umut orada yatmaktaydı.
Heves hevesti İnkalar, erken çökmüş bir zafer edası hâkimdi yüzlerine...
Onları bekleyenlerin kazanlarından yükselirken lezzetli dumanlar...
Festival havasındaydı And dağlarındaki o anlar...
Yenecek, içilecek edilecek bayram,
Eski Dünya, yeni düşman gitsin de sonrası ne gâm...
Yürüdü sandallar Osmanlı kalyonuna,
Yürüdüler minnetle güneşin oğluna...

* * *

“Dik-k-kat!
Nişa-n'al!
Çakmakçılar! Barutları ateşleyin!”

Komutu alan bütün İnkalar elleri ayakları birbirine dolaşaraktan önlerindeki arkebüzleri bir ucundan tutup sağa sola döndürmeye başlayınca, İzzettin bir kazaya sebebiyet vermemek için yanlarına koşar adım vardı:

“Hayır, hayır, sadece çakmakçılar dedim!
Sen değil! Yanında ateşi tutan var ya! İşte çakmakçı o!
Kutsal Meryem! Sana demiyorum be adam: Huu! Sen var tüfeği tutmak! Oynatmadan! Hayde!
Yanındaki de ateşi yakmak!
Ner'de kaldı yahu bu İspanyolca bileniniz? Çabuk gidin çağırın şu adamı! Bırakın bırakın malzemeleri! Deveye hendek atlatmaktan zor size askerlik öğretmek!”

Eğitimi seyre gelen kaptan araya girmekten kendini ala koyamadı:
“İzzettin! Anlamıyorlar diye adamlara kızmayasın! Ne bilsinler senin ne söylediğini... Türkçe konuşacağına onların diliyle versen ya şu komutları! Bana kalırsa, üç bacaklıya arkebüzü yerleştir. Sen tutup nişan almayı göster, ben de sana çakmakcılık yapayım. Hele bekle biraz.”

Koşar adım eğitim sahasına girdi kaptan. İspanyolca bilen yerli gelmeyince iş başa düşmüştü. Nişan almayı ve ateş etmeyi göstererek anlatmaktan başka yol kalmamıştı. Kaptan eğitime başlamadan evvel seromoni fırsatını da kaçırmadı. :

“Yedi iklim dört bucak hanı, kudreti Gücerat'a, İndonezya'ya, Hindistan'a; ve hatta Mısır'a, ve Fransa'ya ve İspanya'ya ve Eflâk ve Boğdan'a ve Kırım'a ve imdi de İnka'ya uzanmış Eski ve Yeni Dünyalar sultanı, haşmetli padişahımız Sultan Süleyman hazretlerinin gücünün gölgesinin bir vesilesi olarak ve Osmanlı donanması deyu; İnkalara askeri eğitim başlaya! Destur! Hayde İzzettin!”

Osmanlı'nın Kalyon mühendisi, yeni askeri eğitmen sabitledi arkebüzü; bir eliyde dipçiği narince kavradı; kıstı gözlerini iyice nişan almak için az ilerideki koskoca patatese doğru ve fısıldadı:
“Kaptan çakmağı ateşle”

Ve barut buluşunca ateşle, kopuverdi bir gürültü; sağır etti kulakları; dağıldı patates bin parçaya. Attılar kendilerini yerlere: Korkuya kapılan yüzlerce yerli!

* * *
“Tamiratı altı ayda zor biter dediğimiz gemi, İnka yerlilerinin elinde altı haftada ete kemiğe büründü. Böyle giderse iki haftaya kalmaz bitirirler. Maharetli adamlar muhterem!
Lakin, nasıl iştir ki, buraya vardığımız günden beri tek bir İspanyol'a rastlamadık. İşgalciler ya çok meşguller ya da bize berbat bir süprize hazırlanıyorlar. Herkesin içinde sinsi bir ürperti yatıyor. Geceleri baskın bekleyen kuş uykuları, gündüzleri ise nöbet kulübelerinden gelecek çağrıya kilitlenmiş evhamlı bekleyişler... Yerlilere top atışı eğitimi verdikten sonra dahi tek bir İspanyolun gelmemiş olması tuhaf. Bu atışları duymamış olamazlar. İnkalar bile bu huzursuz sessizlikten şaşkın.
Neyseki savunma eğitimi dört dörtlük yürüyor. İnkalar, zekaları ve bedenleri kıvrak adamlar. Elli metreden dahi hedeflerini tutturuyorlar. Şayet düşman taarruzu sırasında arkebüz atışıyla ön saftakileri haklar ve top atışıyla da arkadakilerin yardıma gelmelerini engelleyebilirlerse, işgalcileri püskürtebilirler. Bittabi, bu diğer İnka kabilelerinin İspanyollara fazla destek vermemelerine de bağlı...”

İspanyolca bir merhaba fısıltısı İzzettin'in notlarını böldü:

“Ola”
“Ola”
“Girebilir miyim İzzettin?”
“Elbette buyur...”

“...Bittabi, bu diğer İnka kabilelerinin İspanyollara fazla destek vermemelerine de bağlı... eski imparator Huascar'ın kızı Cuxi Uarcay yanıma geldi. Söyleyecekleri önemli şeyler olmalı. Bugünkü notlarıma ara veriyorum.”
Jülyen takvimi 15 Agustus 1536
İzzettin Donetti – Osmanlı Kalyon mühendisi ve İnka Harb Eğitimi Kumandanı”

“Askerlere tiana nişanlarını vermelisin İzzettin. Pek çoğu senin tarafından ödüllendirilmek istiyor.”

“Biliyorum Cuxi Uarcay. Lakin rütbe dağıtımı çok incelik isteyen bir iş. Birine ödül verirken diğeri de gücendirilmemeli... Morali yüksek bir orduya ihtiyacımız var. O yüzden senin gelmeni ve bana fikir vermeni bekledim.”

“Doğru düşünmüşsün İzzettin. Ama ondan önce sana göstermek istediğim bir şey var. Gel benimle...”

İnka prenseslerinden Cuxi Uarcay, İzzettin'i gizli bir kapıdan geçirerek dağın arka tarafına çıkardı. Sürünerek geçilebilecek kadar dar ve bir o kadar da karanlık bir mağaranın önüne getirip kendisini takip etmesini istedi. Üzerindeki uzun eteklikten bir çırpıda kurtulup, çıplak dizlerinin üzerine çöktü ve kollarıyla kendini ileri atıp tünelin ucundan giriş yaptı. İzzettin de hemen ardından onu takip etti. Daracık tünelde ilerledikçe içeriye süzülen ışık ince bir ip halini alıp kendini bile aydınlatmaz hale gelmekteydi. İkisinin de ağızlarına toz toprak kaçıyor, burunları yere sürtünce nefes almaları bile güçleşiyordu. Üstelik yanaklarından gözlerine doğru tırmanan kırmızı karıncalara ve iri böceklere karşı koyabilmek için ellerini de kımıldatamıyorlardı. İzzettin, orada sıkışıp kalacağı endişesiyle, geri dönebilmek için kendini geriye ittiyse de, gövdesinin ve bacaklarının ağırlığını taşıyamayacağını fark etti ve artık ilerlemekten başka bir çıkışın olmadığını anladı.

O sırada önden gitmekte olan Cuxi Uarcay'ın sesi güven verdi:
“Az kaldı İzzettin. Gayretli ve sabırlı olun!”

Gerçekten de kısa bir süre sonra birden bire geniş bir odaya çıktılar. İzzettin ciğerlerindeki tozları derin derin öksürerek atarken, bir eliyle de üstüne başına vurarak böceklerden arınmaya çalıştı. Prenses ise buraya defalarca kez gelmiş olmanın verdiği rahat bir edayla, eliyle duvara çakılı bir kulpu arayıp buldu ve aşağı doğru çekince her yeri güneş ışığı kapladı.

Mağarayı andıran bu deliği ağır ağır adımlayan Cuxi Uarcay tam ortaya gelince kafasını yukarıya kaldırdı ve güneşi işaret edermişcesine parmağını göklere çevirdi:

“Bizim tanrımız güneştir İzzettin”

Kalyon mühendisi cevap vermedi. Ortamı bir süre sessizlik bürüdü:

“Kırallarımız da güneşin oğludurlar. Tıpkı babam Huascar gibi... Yazık ki, amcam Atahualpa'yla giriştiği savaşı kaybederek Sapa İnkalık makamından oldu. Amcam bizlere iyi davranmadıysa da onun da tahtı uzun sürmedi. Bir zamanlar o çok güvendiği İspanyollara yenildi. Şimdiler de ise herkes tahtı kovalıyor. Kimisi İspanyollarla işbirliği yapıyor kıral olabilmek için kimisi de umutsuz bir savaş yürütüyor onlara karşı... Benim gibi onlarca prenses de sırasını bekliyor bir daha asla bize gelmeyeceğini bile bile...”

Parmağını bir kez daha yukarı kaldırarak sordu:

“Sen onlara benzemiyorsun İzzettin. Onlardan farklı bir tanrıya inanıyorsun... Bugün seni bir kadın resmine dua ederken gördüm. O kadın tanrı mı?”

Şaşırmıştı İzzettin bu sorru karşısında. Kadının her detayı gözlemlemiş olduğunu anladı:

“Hayır, o kadın Tanrı değil. Kutsal Meryem'dir o. Bugün Meryem Ana yortusu olduğundan ona dua ettim. Ondan eve dönebilmemiz için bize yardım etmesini diledim.”

“Peki seni duyar mı?”

“Bilmem. Ama duymasını dilemekten başka bir şansım da yok!”

“Diğerleri senin gibi dua etmiyorlar. Özellikle Mühlis'i izliyorum. Günde beş kez, farklı ritüeller içinde. Başını yere koyuyor, ellerini göğe açıyor...”

“O bir Müslüman”

“Ya sen?”

“Ben onların arasına sonradan girdim. Eski Dünya'da çok çeşitli milletler var diller ve inançları ayrı olan... Ben aslen Floransalıyım. Sonrasında Venedik donanmasına görev aldım. Osmanlıya karşı, kaybedilen bir deniz muharebesi sonrası gemideki herkes kılıçtan geçirildi. Beni de öldüreceklerdi. Sonra baktılar ki, gemicilikten iyi anlıyorum, işlerine yararım, hayatımı bağışladılar. Asıl adım Donetti. Bu isim kaptana tuhaf gelince bana İzzettin adını verdi. Her konuda beni serbest bıraktı. Kendisi çok hırslı bir adam. Gözü kara bir denizci aynı zamanda. İspanyolların ve Portekizlilerin Yeni Dünyasını keşfetmeye kararlıydı ve ona benim gibi denizi ve yıldızları bilen biri lazımdı... ”

“Seni izledim. Yıldızlara bakıyor ve mum ışığında notlar alıyordun. Gökyüzünü tanıyor musun?”

“Bilmem... Galiba tanıyorum. Ancak onun tanıyabileceğimden daha büyük olabileceği düşüncesine kapıldıkça, içimi bir ürperti sarıyor.”

“Bizler gökyüzünün güneşten çok uzaklara uzandığına inanıyoruz.”

“Ben de... Bazı geceler gökkubenin güneşten uzak yıldızlarını seyreylerim...”

“Demek sen de biliyorsun, kainatın ne denli büyük olduğunu...”

“Sadece ben değil, eski dünya da bunu bilen çok insan var. Lakin bunu dile getirmek o denli kolay değil. İşin ucu yakılmaya kadar varır bunu herkese söylersen!”

“Merak ediyorum Eski Dünya'yı... İspanyolları, senin şehrini ve kaptanın kırallığını... İnançlarınızı, her şeyi merak ediyorum...”

Prenses küçük adımlarla geriledi bu sözlerin ardından. Uzun parmaklarına eşlik eden beyaz tırnakları parıldadı sessizlik anında...
“Seni buraya, güneşin gözünü göstermek için getirdim, İzzettin”

“Güneşin gözü de neyin nesi ola?”

Cuxi Uarcay, odanın orta yerinde duran, bir adam boyu yüksekliğindeki sütunun içine elini daldırdı ve avuçlarından taşacakmış gibi duran koskoca bir elması yerinden çıkardı. Manzarayı gören İzzettin şaşkınlıktan küçük dilini yutmak üzereydi. Görüp görebildiği, bilip bilebildiği, duyup duyabildiği en büyük elmastan kat be kat büyük bu parçaya o da dokunmak istedi. Tabiat harikasını prensesten alıp, iki avcunun içinde okşadı. Değerli taşı ellerinden bırakmazsızın, ortası delik sütuna doğru kafasını uzatınca, bu koskoca elmasın altından bir yuvası olduğunu fark etti. Öyle ki sütunun iç tarafı boydan boya som altınla kaplanmıştı ve o paha biçilmez sarı kenarlıklar gözün alamadığı bir yerlere kadar uzanıyordu.

İnka prensesi bir süre İzzettin'in hayranlıkla dolu bu hallerini izledikten sonra açıklamalarına devam etti:
“Güneşin gözü bize atalarımızdan yadigârdır İzzettin... Gördüğün gibi bu karanlık mağarayı bile gündüzmüşcesine aydınlatıyor. Ancak bu taşın nasıl çalıştığını ne herhangi bir rahip ne de büyücülerimiz bizlere açıklayabildi. Onun sırrını senin gibi zeki birinin çözebileceğini düşündüğümden, onu sana göstermeyi uygun buldum.”

“Anlıyorum” diyebildi İzzettin kısık ve çatallı sesiyle... “Dışarıdaki ışığı ya ileterek ya da depolayarak içeriye veren bir mekanizması olmalı. Bunu araştıracağım. Ancak bunun için belki de defalarca buraya gelmem gerekebilir ya da bu aleti dışarı almamız...”

“Sorun değil” diye lafa girdi İnka prensesi. “Dilediğin kadar çalışma yapabilirsin burada”

* * *
“En korundan aşk ateşine düştüm. Günlüğe yazmam gereken onca konu varken sadece o aklıma geliyor. Ne Donetti olalı ne de İzzettin olalı böyle sevdalanmadım. Gözlerimi kapayınca hayalimde onun hafif çekik gözleri ve ok gibi kirpikleri beliriyor. Çalışmak için tünele her gittiğimizde, esmer bacaklarını seyretmekten başka bir iş göremiyorum. Cuxi Uarcay da anladı benim ona böylesi yandığımı. Onun da bende gönlü var mıdır? Kim bilir? Ser verip sır vermiyor... Prenses terbiyesiyle büyümüş...

Şu sevdalı kafama rağmen güneşin gözünün sırrına vakıf oldum. Sütun içerisindeki mekanizmanın yüksek kapasiteli bir ışık kaynağı vazifesi gördüğünü ortaya çıkardım. Elmas, tıpkı arkebüzü ateşleyen çakmaklar gibi vazife görüp bu ışığı tetikliyor. Kenarlıklardaki altınlar da, ışığı kaynağa iletme görevini üstleniyor. Aslında istenilse binlerce gece lambası ya da onlarca deniz feneri kuvvetinde ışık saçabilir. Geceyi gündüz eyleyebilir. Ancak her nasıl bir hikmetse sadece şu ufacık mağarayı aydınlatıyor, ne bir eksik ne bir fazla... Bu aleti daha güçlü bir ayara nasıl getirebilirim bilmem... Ama Cuxi Uarcay'dan o sütunu bu mağaradan çıkartmasını isteyeceğim. Böylece hava karardıktan sonra dışarıda da çalışabilirim.

Hoş artık buralarda fazla bir vaktimiz de kalmadı. Zannım odur ki bir haftaya kalmaz tekrar yola koyuluruz. Nitekim yerliler geminin onarımını bitirdiler. Onlar açısından bakarsak da askeri talimin sonuna geldik zaten. Artık buralarda durmamızın pek bir anlamı kalmadı yani...”

“İzzettin, İzzettin çabuk buraya gel!”

“...Artık buralarda durmamızın pek bir anlamı kalmadı yani... Baş kalyoncu Dumrul beni çağırır. Hay'r ola! Şimdilik notlarımı burada sonlandırıyorum.

Jülyen takvimi 24 Agustus 1536
İzzettin Donetti – Osmanlı Kalyon mühendisi ve İnka Harb Eğitimi Kumandanı”

Barakayı terk edip kafasını dışarı uzatan İzzetin'i bir sürpriz bekliyordu. Keza kaptan ve tüm Osmanlı mürrettebatının yanı sıra, İnkaların önde gelenleri de, bulundukları körfezin girişine demir atmış üç İspanyol savaş gemisini izlemekteydiler!

İzzettin, çıplak ayakları kızgın kumlara aldırmaksızın, gözleri gemilere çakılı bir halde kaptanın yanına kadar ilerleyip ilk tepkisini verebildi:

“Yüce Meryem!”

Kaptan, İzzettin'e, iyice yanına yanaşması için bir el hareketiyle çağrı yaptı.

İzzettin fısıltılı ama şikayetçi bir tonla bilineni mırıldandı:
“Demek bunca zamandır İspanyolların seslerini çıkarmamasının altında bu yatarmış. Burada olup bitenleri onlara haber etmiş bir muhbir olmalı aramızda...”

Kaptana ise daha sakin bir hava hâkimdi. Bunun ne kadar doğal bir olduğunu ispatlarcasına yanıt verdi:
“Bir tek muhbir mi? Burada İspanyollarla iyi geçinmek için varını yoğunu vermeye hazır yerlilerden en az elli kişi tanıyorum! Zaten İnkaların işgalcilerden ziyade asıl talihsizliği bizzat bu bölünmüşlükleri değil mi?

İzzettin kafasını sağa sola salladı bu durumu tasvip etmediğini belli edercesine:
“En az beş yüz kişiler?”

“Bence de... Adamlar, elimizdeki ateşli silahların varlığını duyunca kuvvetlerini üçe katlayarak geldiler üzerimize... Bulunduğumuz körfezin kuzey çıkışını kayalıklar sarıyor. O yüzden okyanusa açılan tek yolumuz güneyden... O çıkışı da İspanyollar üç gemiyle kapattı. Tam gemi bitmiş, yola çıkmamıza sayılı günler kalmışken, şu başımıza çöreklenen İspanyollara bak İzzettin...”

“Buradan çıkmak için ne yapmayı planlarsınız reis?”

Kaptan açıktaki gemileri seyretmeye devam ederek sözlerini sürdürdü:
“İki ihtimal var İzzettin: Birincisi bu savaşın bizim savaşımız olmadığını İspanyollara anlatıp, onlarla anlaşma yollarını arayacağız ve gemimizi maviliklere sürüp sultanımızın yanına döneceğiz. Devlet-i aliyye'den bu kadar uzakta kimseciklerin de bu olaydan haberi olmayacak. Maddiyatımıza da bir zeval gelmeden ne istediğini bilen bir diplomatın inceliğinde bu işten sıyrılacağız. Lakin maneviyatımız? Onca zamandır beraberce yediğimiz içtiğimiz, kalyonumuzu tamir eden İnkaları yüz üstü bırakırsak iki dünyada bunun hesabını nasıl veririz? Böyle büyük bir veballe bundan sonra donanmalara nasıl kumanda edebiliriz? Onu da bırak oğullarımızın yüzlerine nasıl bakabiliriz? Bu günahı herkesten saklarız da kendimizden nasıl kaçırırız? Buradan bedenimiz kurtulur da ruhumuzu kimseler ıslah edemez...”

İzzettin zaten kaptanın böyle bir ihtimalin peşinde olmadığını sözlerinin başından beri biliyordu. O yüzden sabırsızlıkla sordu:
“İkinci ihtimal nedir reis?”

Kaptan da İzzettin'in İnkaları yarı yolda bırakacak biri olmadığını çok iyi bildiğinden, böylesi bir çözümü tercih etmeyeceğinden emindi. Üstelik İspanyolların, İzzettin'in dinini, yani Hristiyanlık inancını bu topraklara egemen kılmak için burada olmalarına rağmen... Zira, gittikleri yol, işgalciyle İzzettin arasında en ufak bir gönül bağı kurmasına engeldi.
“İkinci ihtimali duymak istiyorsan, al hele şu dürbünü eline ve bak bakalım kayalıklarla kaplı kuzeydeki geçide doğru...” diye devam etti kaptan.

İzzettin dürbünle gözetlemeye koyulmuşken kaptan soruları ardı ardına soruyordu:
“Ne görürsün?”

“Kuzeydeki burunu boydan boya kuşatmış, bize de denizi boylatan kayalıkları görürüm.”

“Hele aleti şöyle biraz kıpırdat, deniz tarafında yeni şeyler görmeye çalış bakalım. Benim tanıdığım İzzettin bulacaktır bu büyük sırrı...”

İzzettin dürbünü yavaş yavaş batıya doğru kaydırarak dikkatlice baktı okyanusa:
“Kaptanımız hazretleri, her biri birer mezar taşı, birer canavar, birer katil olan şu mendebur kayalıklar kuzeyden batıya doğru uzanırlar. Hatta çevirmeye devam edersem, çıkışı kapatan şu üç zalim İspanyol gemisine kadar aynı manzarayı görmeye devam edeceğim. İspanyollar bu körfezin tek çıkışının o bölge olduğunu önceden biliyor olduklarından olsa gerek, sadece orayı tutmuşlar.”

“Tek çıkış orasıdır dersin doğru mu duydum İzzettin?”

Kalyon mühendisi dürbünü bir kez daha gözlerine yaklaştırıp kuzey batı istikametini taramaya başladı. Dürbün yavaş yavaş kayarken birden sabitlendi. Reisin gözdesi, bir şeyleri daha iyi görmek istercesine ileri bir hamle yaptı. Dürbün artık titremiyordu. Uzun uzun aynı noktaya baktıktan sonra kaptanın ne demek istediğini anlamıştı.

“Reis, kuzeydeki burnun yarım mil açığında bir yol uzanır. Gözlerim beni yanıltmıyorsa Birkaç yüz metrede okyanusa açılır. Lakin genişliği bir güverte darlığındadır. Sağa sola kıvrıntısı da çok fazladır. Etrafını çevreleyen kayalıklar da birer testere dişini andırır. Vurdunuz muydu, maazallah, gemiyi değil içindeki yolcuyu bile ikiye bölerler. Oradan bırakın bizim koskoca gemiyi, İnka yerlilerinin kıvrak sandalları bile geçemez!”

Hiçbir söz söylemeksizin, kirli sakallarını ovuşturdu Osmanlı donanmasının cengaver kumandanı. Bu sessizlik kalyon mühendisini endişelendirmişti. Başını denizler fatihine çevirdi kaygıyla büzülmüş alnını tutarak:
“Efendimiz, böyle bir şey düşünmüyorsunuz değil mi?”

Başını salladı kaptan “Hı-hı” diyerek... Elbette kafasındaki plan tam da buydu. Kaptanının aklından geçenleri okuyan İzzettin dehşete düşmüştü.

“Reis, o gemiyi parçalandı da buraya geldik. Giderken de mi parçalansın istersin? Olmaz öyle çılgınlık! Orayı geçmek için her şeyden önce havanın süt liman olması, denizin levent döşeği gibi dümdüz olması icap eder!”

Kaptan hınzırca gülümsedi:
“Kaç gündür üzerimizde bulut bile yok İzzettin. Bundan iyi hava mı olurmuş?”

Kalyon mühendisi itirazlarında ısrarlıydı:
“Hem siz buradan o kayalıklara varana kadar İspanyollar niyetinizi anlarlar ve siz daha o testere geçidini geçemeden sizi topa tutarlar...”

“O ihtimali ben de düşündüm İzzettin. Lakin İspanyollar bizi görmezlerse ateş de açmazlar değil mi?”

İzzettin'in ağzı beş karış açık kaldı. “Siz delisiniz, siz delisiniz, kaçığın tekisiniz” diye hayıflandı. Zira kaptanın o kayalıkların arasından gece geçmek istediğini anlamıştı!

* * *
İnka memleketinin okyanus kıyılarının tam ortasının, yani Yeni Dünya'nın şu en yeni köşesinin bu amansız körfezini çevrelemiş iki uzun kara çıkıntısının; aralarına testere dişleri gibi kayalıkların serpildiği iki burnun kuzeyindekinde hareketli bir gün yaşanıyordu. İnkalar İnka olalı; güneşin oğulları süregeleli, daracık bir mağarada saklanmış ve aslına bakılırsa orada pek de bir işe yaramamış o güneş gözü, İzzettin Bey'in emrine binaen, bildiğimiz kazma kürek marifetiyle bulunduğu yerden çıkartılmış ve körfezin kuzeyindeki, denize yüzlerce metre girinti yapmış o kara parçasının, İnkaların kayalıklara ithafen Testere Burnu adını verdikleri yerin en uç köşesine yerleştirilmişti.

“Neden burada çalışmak istedin İzzettin? Köyde olsan büyücülerimiz de sana belki yardım edebilirlerdi?” siye sordu prenses Cuxi Uarcay.

“Güneş gözünün gücünün sınırlarını bilmiyorum prensesim. O nedenle insanlardan uzak bir köşede çalışmam daha doğru olur.”

“Nasıl istersen İzzettin...” Bu sözlerin ardından prenses geriye döndü ve ayaklarını çakıllara sürüterek bir kaç adım attı. Kendine mi yoksa İzzettin'e mi seslendiği belli olmayaacak bir fısıltı ve mahcubiyetle sordu: “Kaptan bir iki güne kadar yola çıkacağınızı söyledi...”

İzzettin yaptığı işi bıraktı. İnceden vuran rüzgarın havalandırdığı saçlarını eliyle düzelterek prensese baktı. Cuxi Uarcay da kafasını ona doğru çevirdi. Çalılardan bir uğultu yükseldi ve bir martı sürüsü havalandı enginlere doğru. Prenses gözlerini saran nemi silerek seslendi:

“Burada benimle kal İzzettin...”

Sesli cevap vermedi Osmanlı'nın kalyon mühendisi. Sadece “Olur” anlamında başını öne doğru salladı...

* * *
“Ne mendebur bir şeymiş! 'Sırrına vakıf oldum' deyu yerinden çıkarttırdım. Şimdi iki gecedir onca uğraşıma karşın çalışmıyor işte, nafile! Venedik'in, Osmanlı'nın, İnka'nın güvenini kazanmış ben Donettiler oğlu namı diğer İzzettin, güneş gözünü haybeye mi dışarı çıkarttım yani? Rezil rüsva olurum ki, felaket! Şayet güneşin gözü bu geceyi de aydınlatmazsa, bulduğum ilk sandala atlayıp okyanusa kaçmak dışında onurumu kurtaracak bir çare düşünemiyorum. Bu öyle bir dert oldu ki, güzeller güzeli Cuxi Uarcay'ı bile düşünemez oldum. Vay ki ne vay...

Önce ki gün kaptan yola çıkış hazırlıkları için tüm tayfaya haber saldı. “Yolumuz çok zorludur, okyanus geçit vermeyebilir ya da İspanyollar....” diyerek tehlikeyi önceden haber verdi. 'Korkup da yola çıkmak istemeycek olan varsa burada kalsın' demeye getiriyor... Lakin leventler nasıl eylesin? Onlar her ne kadar denizler adamı da olsalar, limanları Konstantiniye'dir. Öylesi bir şehri nuru, şehri billuru kim terk edebilir? On senede bir de dönecek olsalar, buralarda kalmaya yeğdir. Kimse kaptana itiraz etmedi... Üç beş İnka hatırasının yanı sıra, avuç avuç altınları çaktırmadan çıkınlarına yerleştirdi hepsi. Nasıl olsa burada bol bulunuyor deyu herkes altınlara yumuldu amma velakin kaptanın emri var: Gemiye sokulacak her dirhem altın sultanımız Süleyman hazretlerinin maludur deyu... Ne gemiye ne de Osmanlı topraklarına çiçek hastalığı taşımasınlar da, gerisi dünya malı...

Bana gelince, henüz kaptana durumu açıklayamadım lakin Cuxi Uarcay'ın yanında kalmak ister gönlüm. Floransa'da doğdum, ergenlikte Venedikli oldum, gençlikte Osmanlı, yetişkinlikte de İnka olursam çok mudur? İhtiyarlamadan evvel bakalım beni hangi tabiyet bekler?"

“Tak-tak-tak!”

“Hayrola bu da kim ola? diye mırıldanan İzzettin, “Giriniz” demeden evvel notlarını bağladı:

“...Floransa'da doğdum, ergenlikte Venedikli oldum, gençlikte Osmanlı, yetişkinlikte de İnka olursam çok mudur? İhtiyarlamadan evvel bakalım beni hangi tabiyet bekler? Kapı çalıyor, bugünkü notlarıma burada bir ara vermek zorundayım.

Jülyen takvimi 27 Agustus 1536
İzzettin Donetti – İnka Prensi”

“Tak-tak-tak!”

“Giriniz!

Kaptanımız hazretleri buyursunlar efendimiz!”

“Yazma çizmeyle mi meşgulsundur İzzettin? Haydi hazırlan artık bu gece yarısı yola çıkıyoruz...”

İzzettin, vücudu kollarını yasladığı masaya dönük bir halde, koltuğundan kalkmaksızın başını sonuna dek kaptana doğru çevirdi. Elinden divitini düşürmeksizin yapıştığı kağıtları usulca kenara itekledi. Öylesine kaptana bakakaldı.

Osmanlı donanmasının reisi ise inceden ağarmış sakallarını sıvazlarken, kalyon mühendisinin bu sessizliğine tahammül gösterdi. Bir müddet o da ses çıkarmadan öylecene bekledi. Daha sonra başını öne eğdi ve arkasını dönüp kapıyı tekrar açtı. Uzaklaşmadan evvel son bir kez seslendi:

“Nasıl istersen öyle olsun İzzettin...”

* * *
Lacivert gecenin yıldızlarını, onlara eşlik eden yumurta sarısı ayı, uzakta, okyanus ufkunda belirmiş ne idüğü bellisiz kızıllığı saymazsak gök kubbe yer küreyi yeterince karartmış; denizin inceden kıyıya vuran dalgalarını, çalılıkların hışırtılarını ve yerle buluşan tabanların 'tak-tuk'larını saymazsak, sessizlik İnka topraklarını sağır kılmış bir haldeyken, kaptanın ilk emrini aldı tayfalar amiri Dumrul:

“Gemi indirilsin!”

Halatlara asılan yüzlerce yerli kızaktan kaydırmaya başladılar tamir ettikleri devasa kalyonu... Gıklarını bile çıkarmadılar kanayan ellerinin acısına aldırmayıp... Nasıl ki denizle kucaklaşır o gemi, köpürüverdi koca sular ve hışımla kopaverdi bir hışırtı, belki de bir hoşurtu... Bir sağa bir sola yattı, Osmanlı'nın Yeni Dünya'ya adım atan ilk deniz aracı... Sonra titremesi durdu ve aldı körfezdeki yerini. Forzalar koşar adım küreklere yerleşti Eski Dünya'ya gidecek maceraperest otuz yerliyle birlikte... Açılmadı yelkenler, kürekler de sessizden vurdu ilk adımlarını sulara... Hareket eyledi koca kalyon ve kaptan, kuzeydeki kayalıkları işaret eyledi... Vay hayırsız İzzettin vay, uğurlamaya bile gelmemişti ya. Bir veda bile etmemişti ya, ne kaptanına ne de levent
dostlarına, bir okyanus, iki kıta aştıkları yoldaşlarına... Cuxi Uarcay uğurladı Osmanlı bahriyelilerini ardında ziyaretçinin yadigârı on topçusuyla!

Kalyon kuzeye ilerledikçe, hem kıyı hem de körfezin güney çıkışını tutan İspanyol gemileri azar azar silindiler gözün alabildiği ayışığı gölgeliklerden...

“Derinlik on kulaç, kayalıklara beş yüz adım”
Elli kürek iteledi kalyonu, ahenkle bir sandalı boğazdan karşıya geçirir gibi...

“Derinlik yirmi kulaç, kayalıklara dört yüz adım!”
Elli kürek vurdu denize, yırtarcasına bir çarşafı sökük yerinden baştan aşağı...

“Derinlik elli kulaç, kayalıklara üç yüz adım!”
Elli kürek titredi asılmadan evvel sulara... Elli bakış meraklandı: Acep çok mu yaklaştık?

“Derinlik yetmiş kulaç, kayalıklara iki yüz adım!”
Elli küreğin ellisi de bir acayip vurdu, kimi evvel kimi sonra, notaları farklı basan acemi müzisyenler korosu gibi... Kaptanın emri duyuldu: “Forzalar yarım kürek!”

“Derinlik yüz kulaç, kayalıklara yüz adım!”
Korkuyla ayrıldı gözler. Güverteye üşüştü mürettebat. Ya gözcü yanlış gördüyse? Ya yakındaki çıkıntıları fark etmediyse? Kurtarma filiklarına yanaştı sipahinin üçü beşi... Besmele çekti onlarca acar bahriyeli... Kaptanın yeni emri geldi: “Kürekler dura!”

Elli kürek kalkıverdi havaya, ayrılıverdi denizden; gemi bundan gayri bir kumaşın düğmelerini ayırır gibi ağır ağır ilerledi. Pruva, sancak ve iskeleye birer nöbetçi gönderildi. Direğe çıkan denizcilere bir yenisi daha eklendi. Ellerine de birer lamba verildi, kim ki en ufak bir kaya parçası görsün, kaptan efendiyi anında uyarabilsin deyu... Reis ise dümen başında artık nemden mi, geceye rağmen dinmeyen sıcak esintiden mi, yoğsam korkudan mı büzükten mi, bilinmez işte, til til terlemekteydi...

En sonunda gemi kayalıklara geldi. O incecik geçide pruvayı verdi. Dümen bir santim sağa, bir santim sola... Yeri geldi forzalar küreklerini hazırladılar taşlara çarpmamak için. Mükafakat mı? Hele şu cehennemden çıkılsın, Konstantiniye'de hepsi özgür. Kaptan yemin içti...

Gel gelelim işin içine girince, kaptan vaziyetin dürbünden görüldüğü gibi olmadığını anladı. Bir iskeledeki fener kalkıyor, bir sancaktaki... Bir sağa kaykılıyor, bir sola koskoca gemi... Kalyon değil dansöz sanki! Lakin pupa dönüşe girmeden, pruvadan aksi istikâmet uyarısı alınca sunturlu bir küfür salladı reis. Çıkmaz sokak mı ne? Allah muhafaza... Ah keşke gündüz olaydı, o zaman önünü görür, işi iki misli kolaylaşırdı.

Kalyon, körfezi çevreleyen kuzeydeki Testere Burnu'na yaklaştıkça kayalıklardaki manevra güçlüğü iyice arttı. “Ah İzzettin, ah! Yahu kaptanın yanında duraydın da hiç bir şey yapmayaydın! Senin moral desteğin yeterdi. Mutlaka iyi bir fikrin olur söylerdin! Beraberce yırtardık şu kayalıklardan...”

* * *
İşte o an Testere Burnu'nda uzun saçlarını rüzgâra vermiş bir adam bir yandan yoldaşlarının zorlu geçişini seyreylerken, öte yandan da yüzyıllar sonra devasa bir fotosel pili olarak değerlendirilecek güneş gözünü, elmasların parıltısıyla tetikleme çalışıyordu. Mağara karanlığını ışıl ışıl aydınlatan aletin şu an niye çalışmadığına akıl sır erdiremezken, sinirleri iyice bozulmuştu:

“Çalış ulan kulampara! Çalış ulan dümbük!”

Aleti umutsuzca kurcalarken, gözleri görmez kılan bir ışık salınıverdi. İzzettin, koluyla, yüzünü kapatırken başını göklere çevirdi. İnka memleketinin bu diyarına aniden gün iniverdi. Neredeyse elli deniz feneri gücünde bir ışıltı, o yaman testere burnunu gündüz eyledi.
* * *
Kalyondaki denizciler, kıyıdan onları seyretmeye çalışan İnka yerlileri ve hatta güney burnunu kuşatan İspanyolların bu manzara karşısında ağızları ayrık kalıverdi. Kaptan sevinçten ağzı kulaklarında, şaşkınlıktan da gözleri faltaşı gibi ayrık bir halde “Yaşasın!” diye bir çığlık atıverdi. Artık önünü gün gibi görüyor, dümeni milimetrik hesaplarla kırabiliyorken, güvertedi tayfalardan biri Testere Burnu'nda başını havaya kaldırmış, koluyla yüzünü kapamış bir halde, uzun saçlı adamı işaret etti:

“Bakın İzzettin bu! İzzettin Donetti! Bu da İzzettin Donetti'nin gece güneşi!”

O öylesi bir parlak ışıktı ki, gökyüzünden ay ve yıldılar siliniverdi... Balık milleti horozlar öttü sanıp, yiyecek aramak için yüzeye hücum etti. Martılar nasılsa gündüzdür deyu Galapagos'a hareket etti. Kaplumbağalar sahillere aktı. Uzaktaki bir rahip, çanı çaldı. Hani İnka memleketinde müezzin olsa, sabah ezanı okumaya bile çıkardı. İşte bu öylesine güçlü bir parıltıydı.

Osmanlı leventleri güverteye koşup kalyon mühendisini selamladılar: “Yaşa İzzettin! Var ol İzzettin!”
Kalyon, İzzettin Donetti'nin gece güneşi sayesinde, yolunu bulup o aman vermez geçitten ince manevralarla sıyrılırken, uzakta durumu fark eden İspanyol gemileri, Osmanlıları takip etmek üzere demir aldılar. Asla çıkışı olmadığını düşündükleri o testere kayalıklarından Osmanlı gemisinin geçebilmesine ve birden bire bu bölgeye gündüz çökmesine bir anlam veremediklerinden olsa gerek, afallamış bir halde tırsak bir takibe koyulmuşlarken onları bekleyen son sürprizden haberdar değillerdi. Ta ki en öndeki İspanyol gemisinin güvertesinde patlayıncaya kadar:

“Bom-m-m-m”

“Bu da nesi?” diye etrafına bakınırken İspanyol amiral, ikinci bir top patladı İspanyol gemisinin kıç tarafında bu kez. Bunları kıyıdan ardı ardına gönderilen ve gümbür gümbür inerlerken İspanyol gemilerine ağır hasarlar veren diğer top atışları izledi.

Keza Cuxi Uarcay kıyıdan düşman gemilerini takibe almıştı. Topçuların atışlarını da bizzat kendisi koordine ediyordu. Ardından prensesin yeni bir işaretiyle, İzzettin'in yetiştirdiği binlerce İnka askeri sandallarına atlayıp İspanyol gemilerine doğru harekete geçtiler. Ellerinde bu kez ateşli silahları, arkebüzleri de vardı. Üç İspanyol gemisi okyanusun açıklarına doğru tam yol kaçmaya başladılar...

O sırada Osmanlı kalyonu da zorlu kayalıkları geçmeyi başarmış, Konstantiniyye limanına dönmek üzere körfezin kuzey tarafından okyanusa açılmıştı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder